Başarı için mavi lamba
Odalarında mavi lamba bulunan, mavi lamba ışığına uyanan ve sakız çiğneyen
çocuklar, okulda daha başarılı oluyor.
THE I.Q. Answer adlı kitabın yazarı Dr. Frank Lawlis, çocukların her gün
uyandıkları ortamın ve nasıl uyandıklarının okuldaki performanslarını
etkilediğini söyledi.
Lawlis, mavi lamba ile uyanan çocukların
beyin gücünün arttığını belirtti. Lawlis, "Çocuğunuzun pozitif ve enerjik bir
şekilde güne başlamasını istiyorsanız onları mavi lamba ile uyandırın. Gözleri
kapalı bile olsa, mavi lambaya bakan çocukların beyinleri uyarılıyor" dedi.
ABC’nin haberine göre, çocuklara teker teker ve burun delikleri yoluyla nefes
almayı öğretmenin de yararları var. Dr. Frank Lawlis, bu teknik ile beyine çok
fazla oksijen yollandığını ve bunun sonuçlarının da sınavlarda açıkça
görüldüğünü söyledi. Dr. Lawlis, "Beş ya da on dakika zaman harcayıp çocuklara
nasıl nefes alınması gerektiğini öğretirseniz, sınav sonuçlarında yüzde 10 veya
yüzde 20 iyileşme göreceksiniz" dedi.
Frank Lawlis, akademik performansı artırmanın bir diğer yolunun sakız çiğnenmesi
olduğunu kaydetti. Lawlis, "Çenenin çalışması ile birlikte vücutta da bir ritm
ve tempo oluşuyor. Bu da bilgi kazanımına yardımcı oluyor" dedi.
Dr. Lawlis, "Burundan nefes alınmalı, vücut ve beyin için en anlamlı metabolizma
yaratılmalıdır. Sakız çiğnenmesi de buna sağlıyor" dedi.
Zihin-beden ilişkisi
Zihin-bedeni ilişkisi üzerine yapılan araştırmalar ilginç sonuçlar ortaya
koydu.
Bilim adamlarının yeni hedefi zihinsel ve fizikler durumlar arasındaki
köprüleri keşfetmek tedavi amaçlı kullanmayı öğrenmek.Hastalıkları ilaç yerine
zihinle tedavi edebilir miyiz? Düşüncelerimiz hayatımızı tam olarak nasıl
biçimlendiriyor?
Hayal edin. Söğüt ağacı yaprağına alerjiniz
var. Dokunduğunuz anda cildiniz kabarıyor, kızarıyor, deli gibi kaşınmaya
başlıyor. Doktor size bir alerji testi yapıyor. Önce gözlerinizi sıkıca
bağlıyor. Ardından sağ kolunuza söğüt yaprağı sol kulunuza ise dut yaprağı
süreceğini söylüyor. Ve testi uyguluyor. Tabii sağ kolunuz hemen kaşınıp yanmaya
başlıyor. Sol kolunuzda ise her şey normal. Ama gözlerinizi açtığınızda doktor
sürprizi açıklıyor: “Aslında kaşınan kolunuza dut yaprağı sürmüştük, alerjik
olduğunuz söğüt yapraklarını ise sol kolunuza sürdük!’’
Ve işte bir başka örnek: Bir Parkinson hastası ayaklarını sürüyerek zorla
yürüyebiliyor ve elleri yazı yazamayacak kadar çok titriyor.
Cerrahi müdahale yapılmasını kabul ediyor. Geçirdiği beyin ameliyatı sonrası
hastanın elleri ve ayakları düzeliyor, normal hareket etmeye başlıyor. Ancak
doktorlar gerçeği sonradan açıklıyorlar: “Yapılan beyin ameliyatı tamamen sahte.
Cerrahlar kafatasına küçük bir delik açıp, hiçbir şeye müdahale etmeden geri
kapattılar.”
İki deney de düşünceler ve duyguların insanın fiziksel sağlığı üzerindeki
etkilerini araştıran bilim adamları tarafından yeni yapıldı.Sonuç ortada: Zihin
bedeni doğrudan etkiliyor!
Bu yeni bir inanış değil. Tıp dünyasında yıllardır konuşuluyordu. Ancak son
yıllarda bilim adamları zihin ile beden arasındaki bağlantının sanıldığından çok
daha güçlü, çok daha etkili olduğunu keşfetti. Bu yüzden de 21.yüzyılın gelişmiş
tıp teknolojisiyle konuyu derinlemesine incelemeye karar verdi. Buna göre sinir,
gerginlik, yalnızlık, umutsuzluk, sevgi, huzur, mutluluk ve iyimserlik sadece
soyut duygu ve düşünceler değil. Bütün bu psikolojik durumlar tıpkı zayıflık ya
da şişmanlık gibi bedenimizi fiziksel olarak yani somut biçimde etkiliyor. Beyin
bu duygu ve düşünceler doğrultusunda bağışıklık sisteminden, kan hücrelerine,
kalpten bağırsaklara kadar bütün organ, doku ve hücreler üzerinde değişiklikler
yapabiliyor.
Sağlıklı tartışma kuralları!
Asıl olan sağlıklı tartışma kurallarını öğrenmemizdir.
Eşler arasında her ne kadar anlaşma olsa
dahi, yaşanılması kaçınılmaz tartışma ortamları olacaktır, asıl olan sağlıklı
tartışma kurallarını öğrenmemizdir.
Eşler arasındaki anlaşmazlığın çözülmesi ve geçimsizliğin azaltılması için
karı-kocanın göz önünde bulundurması gereken kuralları şöyle sıralayabiliriz:
1. Her şeyden önce eşler evlilik bağı ile birbirlerine bağlı olsalar bile ayrı
çevreden, ayrı eğitimden geçerek bir araya geldiklerini unutmadan birbirinden
farklı bireyler olduklarını kabul etmelidirler.
2. Evlilik bağı bu farklılıkları ortak çizgiye yaklaştırmaktır ki, bu ancak
eşlerin birbirini tanımak ve anlamak için motivasyonlu olmaları ile mümkündür.
3. Aile içi sorunların üstü örtülmemeli veya ertelenmemeli, daha başlangıçta
sorun üzerinde tartışılmalıdır.
4. Eşler beklentilerini açık ve samimî bir lisanla ortaya koymalıdır. Zira
kendisinden ne beklenildiğini yeterince bilmeyen eş, davranış ve tutumlarını
biçimlendirmekte zorlanacaktır. Ya da beklentisini açıklamadığı için eşin
herhangi bir davranışı kendisini daha kolay hayal kırıklığına uğratacaktır.
5. Bu da öfkenin birikmesine sebep olur ve bu öfkeden dolayı eşlerden biri
pasif-agresif kalıbını tercih eder. Oysa anlaşmanın en kısa yolu daha baştan her
şeyi samimî ve dürüstçe konuşmaktır.
6. Tartışmaya başlamadan önce bir konu üzerinde konuşmak istediğimizi belirterek
eşimizi konuşmaya davet edebiliriz. Tartışmaya suçlayarak girilmemeli, tartışma
yolundan ve konusundan saptırılmamalı, belirli bir konu üzerinde tartışılırken
eski konular gündeme getirilmemelidir.
7. Kişiliklerimizi tartışma içine çekmemeliyiz.
8. Tartışmalar için uygun yer ve zaman seçilmeli. Eşlerin uygun olduğu vakitlere
dikkat edilmeli.
9. Ortamlarda eşlerin benliğini zedeleyecek cümlelerden kaçınmalı.
10. Eşler çocukların önünde tartışabilirler, fakat tartışmanın limitine özenle
dikkat etmeliler.
11. Tartışmanın amacı kazanmak değil, çözüm olmalıdır.
12. Tartışmalar, ev ortamının dışına çekilmemelidir.
13. Çocuklar tartışmada hakem konumuna asla getirilmemeli ve ondan hüküm
beklenmemelidir.
14. Eşlerden biri sinirli ise diğeri daha sakin olmaya çalışmalı, fakat bu hep
aynı eş olmamalı.
15. Tartışma amacından çok aşmışsa ateşkese gidilmeli.
16. Tartışmalarda eşlerden herhangi biri evi terk etmemeli ya da eşi yola
getirmek için küskün kalmamalı, her zaman için evlilik bağını zayıflatacak
davranışlardan kaçınmalıyız.
17. Evlilikte, gerektiğinde özür dilenmeli.
18. Gerektiğinde kendi kusurlarımızı görmek ve eşimizin haklı olduğu noktaları
ortaya koymak gerekir.
19. Bazen de tartışma anında espriler yapıp, şakalaşarak ortamı yumuşatabiliriz.
Yasemin Uçal Abdullah / Psikolog
Bu Yazı Bizim Aile Dergisi web sitesinden alınmıştır.
Harçlıklara dikkat!
Çocuk Çok Para İstiyorsa Dikkat
Okulların açılmasıyla birlikte polis, okul
çevrelerinde uyuşturucu madde tacirlerine karşı önlemler almaya başladı. Polis,
ailelere harçlık uyarısında bulundu...
Okulların açılmasıyla birlikte polis, okul çevrelerinde uyuşturucu madde
tacirlerine karşı önlemler almaya başladı. Madde bağımlılığı konusunda ailelere
tavsiyede bulunan Emniyet, çocukların iyi gözlemlenmesi gerektiğini belirtti.
Türkiye’de sigara, uyuşturucu ve alkol kullanan çocuk ve gençlerin oranı hızla
artıyor. Emniyet kayıtları zararlı madde kullanımının 11 yaş sınırına kadar
düştüğünü gösteriyor. Emniyet Genel Müdürlüğü konunun önemine dikkat çekmek için
internet sitesinde açtığı sayfayla uyuşturucu, sigara ve alkol kullanımına
yönelik önemli tespitlerde bulunuyor. Aileler için de şu uyarı yapılıyor:
“Çocuğunuz çok para istemeye başladıysa uyuşturucu kullandığından şüphelenin.”
Madde bağımlılığıyla ilgili verilen bilgilere göre, çocuk ve gençler son
yıllarda sigara, alkol ve uyuşturucuya, özentiyle gittikleri birahane, diskotek,
meyhane gibi mekânlarda başlıyor. Son dönemlerde ‘idol’ olarak gösterilen
kişiler, çocuk ve gençleri bu zararlı maddelerin kullanımına yöneltiyor. Polisin
önemli bir tespiti daha dikkatlerden kaçmıyor. Buna göre uyuşturucu ve alkol
kullanan gençlerin yüzde 80’i aynı zamanda suç işliyor. Gençleri bu tuzağa
düşmemeleri konusunda uyaran emniyet, şunlara dikkat çekiyor: “İnsanı
insanlığından alıkoyan bu bataklıkta yaşamak, alkolle birlikte cinsî sapıklığı,
fuhşu, uyuşturucu bağımlılığını ve çağımızın en korkunç hastalığı olan AIDS’i
getirebilir.”
Anne ve babalara çocuklarının davranışlarında meydana gelebilecek
değişikliklerin altında uyuşturucu ve alkol kullanımı olabileceği ihtimaline
dikkat çekilen yazıda, “Çocuklarda, arkadaşlarını değiştirme, sık sık eve geç
kalmak; yalan söylemek, yeni yeni arkadaşlar edinmek, aşırı para harcamak gibi
bazı değişiklikler meydana geliyor. Ayrıca yorgunluk, bitkinlik, sinirlilik gibi
hallerinde de uyuşturucu kullanabileceklerinden şüphelenerek sebebini
araştırmalısınız.” deniliyor. Ailelere, “Uyuşturucu, kumar, şans oyunları,
sapıklık, fuhuş, evden kaçma gibi faaliyetlerin tümünü besleyen, ortaya çıkaran
ortam uyuşturucu kültürüdür.” uyarısında bulunuluyor. Çocukların uyuşturucu
kullandığının tespit edilmesi halinde onları önce kötü arkadaş grubundan ayırma,
ardından da uzman psikiyatriste başvurulması tavsiye ediliyor.
Gençlere, kötü örneklerin parıltılı ve sahte yaşantılarına özenti duyulmaması
gerektiği anlatılarak, “Onlar, Cumhuriyet’in kollayıcısı olan sizleri bu
görevden alıkoymak için canla, başla çalışan düşmanlarınızdır.” deniliyor.
Kaynak : Zaman
Parmak emen, tırnak yiyen çocuklar
Parmak emme davranışı, 3-4 yaşlarından sonra da sıklıkla devam ediyorsa bir
uyumsuzluk sorunu olarak değerlendirilebilir.
Aynı şekilde daha çok bir güvensizlik
belirtisi olarak ortaya çıkan tırnak yeme davranışı çocuğun kendine yönelik
saldırganlık dürtüsünün belirtisi olan uyum bozukluğu göstergesi de olabilir.
Her ikisinin de temelinde, anne, baba ve çocuk ilişkisindeki yetersizlikler ve
sorunlar, güven duygusunun çocukta yeterince gelişmemesi yatmaktadır.
Anne baba, durumu telaşlanmadan, sabırla ele almalı ve çocuğa bunun hoş
olmadığını basit bir dille açıklamalıdır. En önemlisi çocuğu sürekli izleyip
uyarmak yerine, dikkatini başka yöne çekmeye çalışmalıdır. Temelinde güvensizlik
yattığından, çocuğun kendine güvenini geliştirecek, başarılı olduğu etkinliklere
yönlendirilmeli ve çocuğu rahatlatarak duygusal çatışmalardan kurtarılmalıdır.
Engellilik önlenebilen bir
sorundur
Zihinsel veya bedensel engellilik, kişinin kendisi için olduğu kadar, ailesi,
çevresi ve içinde bulunduğu toplum için de son derece önemli bir sorundur.
Engellilere verilen önem bir ülkenin
gelişmişlik düzeyinin göstergesidir. Sağlıklı bir yeni doğan, sağlıklı bir
gelecek, sağlıklı bir nesil demektir. Sağlıklı bir nesil, yarını refah olan bir
toplum olacaktır. Çocukların engelli olmasında yüzlerce sebep sayılabilir.
Bunları gruplandırmak gerekirse;
1- Gebelik ve gebelik öncesine ait durumlar,
2- Doğum esnasında meydana gelebilecek çeşitli durumlar,
3- Doğumdan sonra erken çocukluk ve bebeklik döneminde oluşabilecek durumlar,
engelliliğe sebep olur. Erişkinlik döneminde de çeşitli sebeplerle engellilik
durumu oluşabilir ama sebeplerin büyük çoğunluğu çocukluktadır. Çocuk ne kadar
küçükse, 1 yaş altında hatta yeni doğan döneminde oluşabilecek çok çeşitli
faktörler engelliliğe yol açabilir. Engellilik durumlarının önemli bir bölümünün
bilinçli hareket edildiği takdirde önlenebilir olduğunu unutmamak gerekir.
Gebelik öncesi hastalıklar kontrol edilmeli
Çocuk sahibi olmak isteyen çiftler, öncellikle bedensel ve ruhsal olarak buna
hazırlıklı olmalı. Anne baba adayları özellikle gebelik öncesinde bazı
değerlendirmeler yapmalı. Gebelik henüz oluşmadan kendilerinde ve ailelerinde
genetik hastalık olup olmadığını tespit etmeli ve buna göre gerekli hazırlığı
yapmalı. Bazı kalıtsal hastalıklar için (Akdeniz anemisi, hemofili gibi)
taşıyıcılık varsa doğacak çocukta oluşabilecek risk oranı belirlenebilir. Akraba
evliliği yapıldıysa saptanan ve saptanmayan hastalıklar için risk oranının
arttığı unutulmamalı. Annede, babada veya her ikisinin yakınlarında kalıtsal
özellik taşıyan bir sorun bulunuyorsa mutlaka genetik uzmanına danışılmalı.
Gebelik için babanın ve özellikle annenin yaşı önemlidir. Annenin yaşı
ilerledikçe Mongol (Down sendromlu) çocuk doğma riski artmaktadır. Bu risk 40
yaşında 200’de 1 olarak bildirilir. Anne ve babada uzun süre devam eden bir
hastalık olması ve kronik ilaç kullanması aynı şekilde risk taşıdığından,
gebelik öncesi bu riskler belirlenmelidir. Annede şeker, tansiyon, böbrek, kalp
hastalığı, astım olması, hormonal bozukluklar, tiroid hastalığı fetus için bazı
riskler taşıdığından gebelik öncesi bu riskler belirlenmeli ve önlem alınmalı.
Bunların hepsi sebebi bilindiği zaman zararları önlenebilen durumlardır.
Önceki gebelikte problemli çocuğu olan aileler, planladıkları gebelik için
genetik danışma almalı.
Bazen anne ve babanın yaptığı meslekler de önemli olabilir. Çalışma ortamında
bulunan kimyasal maddeler, radyasyon, aşırı sıcaklık bebekte doğumla ilgili
anomalilere sebebiyet verebilir. Bu nedenle gebelik planlandığında anne ve
babanın bu ortamda çalışması doğru olmaz. Ayrıca bazı enfeksiyon
hastalıklarından riski azaltmak için, Hepatit B, kızamıkçık gibi aşıların gebe
kalmadan önce yapılması önerilebilir. Anne ve babanın eğitimli olması, oluşacak
riskleri bilmesi ve önlem alması, sağlıklı bir bebek için önemli bir faktördür.
Bilgi sahibi olmayan anne babalar, özellikle sağlık dernekleri ve sağlık
kuruluşları tarafından sağlanan bilinçlendirme faaliyetlerinden yararlanabilir.
Gebelik döneminde anne çok dikkatli olmalı
Engelliliğin büyük bölümü erken gebelik döneminde oluşan etkilere bağlıdır.
Gebelik döneminde engelliliğe sebep olan faktörler üç gruba ayrılır. Bunlar,
anneye, bebeğe ve anne ile bebek arasındaki bağlantıyı sağlayan organ olan
plasentaya (eşe) bağlı etkilerdir. Gebelik oluştuktan sonra, sağlıklı devam
etmesi ve bebeğin sağlıklı doğması için uygun aralıklarla doktor kontrolleri
yapılmalı. Gebeliğin ilk üç ayı, ikinci üç ayı ve son üç ayında annenin ve
bebeğin iyilik hali farklı yönden değerlendirilir. Her üç dönemde doğum
hekiminin başvurabileceği tanı ve bazı özel değerlendirmeler mevcuttur.
Gebeliğin ilk 3 ayında en az bir kere doktora gidilmeli. Gebelik sonuna kadar
ayda bir defa, gebeliğin sonuna doğru doktorun yönlendirmesi doğrultusunda
haftalık kontroller yapılmalı.
Gebelik döneminde annenin geçirebileceği çeşitli enfeksiyonlar bebeğin engelli
doğmasına sebep olabilir. Toksoplazma, rubella, suçiçeği gibi hastalıkların yanı
sıra gribal enfeksiyonlar bile engellilik sebebi olabilir.
Gebelik esnasında annenin yeterli ve dengeli beslenmesi önemlidir. Yetersiz
beslenme zararlı olduğu gibi, çok aşırı beslenme veya tek yönlü beslenme sorun
olarak karşımıza çıkıyor.
Gebelik zehirlenmesi de bebeği olumsuz etkiler.
Gebe kadının röntgen ışınlarına maruz kalması, radyasyon alan bölgede bulunması,
hava kirliliği, gürültü kirliliği, sosyal kirlilik gibi uygun olmayan çevre
koşulları bebeğin zihinsel gelişimini etkiler.
Anne adayının ağır fiziki şartlarda çalışmaması lazım. Özellikle Anadolu’daki
kadınlar zor koşullarda çalışıyor.
En çok önemsenmesi gereken konulardan biri de anne adayının psikolojik
durumudur. Gebelik döneminde hormonal denge bozuk olduğu için kadınlar
psikolojik yönden hassas hale gelir. Gebe kadının bu dönemi çok mutlu ve huzurlu
geçirmesi lazımdır. Bu konuda eşinden ve ailesinden destek görmelidir.
İkiz gebelikler de her zaman risklidir. Çünkü erken doğuma meyillidir. Erken
doğan bebeklerde de her zaman için zihinsel veya bedensel sorun görülebilir.
İnfertilite yani tüp bebeklerde de çok çeşitli sorunlar olabilir.
Annenin jinekolojik organlarında çeşitli doğumsal bozukluklar olabilir. Bunlar
da erken doğuma ve düşük doğum ağırlığına sebep olur.
Anne adayının alkol, sigara ve uyuşturucu madde kullanımı da bebeğin zihinsel
gelişimini olumsuz etkiler.
Bunlara ilave edilebilecek çok çeşitli sebeplerle bebeğin anne karnında gelişimi
yetersiz olur, gebelik süresine göre ağırlığı olması gerekenin altında kalır.
Veya bebeklerde erken doğum olabilir. Bu bebeklerde hayatı tehdit eden çeşitli
anomaliler, kafanın küçük veya büyük olması gibi beyinle ilgili anomaliler
olabilir.
Doğum, uzman doktor kontrolünde olmalı
Doğum eylemi hayatın en hassas evrelerinden biridir. Yaşam kalitesini ve yaşam
şansını etkileyen en önemli andır. Çünkü, bebek kendisi için ideal olan anne
rahminden dışarı çıkar. Doğum şekline karar verirken her bebek kendi içinde
değerlendirilmeli ve en uygun olan şekilde gerçekleşmelidir. Normal doğum doğal
olandır ancak gerekiyorsa sezaryen de yapılmalı. Çünkü sezaryenle doğması
gereken bebeği normal doğurmaya çalışırsanız bu da travmalara sebep olabilir ve
engelliliğe yol açabilir. Sezaryenle doğumda solunum problemleri gibi birtakım
sorunlar olabilir veya annede bazı sorunlar çıkabilir. Bu konuda da bilinçli
olunmalı ve doğumun yapılacağı sağlık kuruluşu çok iyi seçilmelidir.
Doğum mutlaka bir sağlık personelinin kontrolünde yapılmalı. Ülkemizde
doğumların yaklaşık 5’te 1’i evde bir ebe bile olmadan yapılıyor. Bu büyük bir
rakamdır. Bunlarda sorun daha fazla oluyor. Doğumda kadın doğum ekibinin yanında
bebeğe doğar doğmaz yardım sağlamak üzere, ağzında biriken fazlalıklarının
alınması, pozisyonunun verilmesi gibi işlemler için mutlaka bir çocuk ekibi
olması gerekir. Doğum anında, çocuk doktoru ve hemşiresi de bulunmalı. Çok ağır
riskler bekleniyorsa mutlaka neonatolog denilen yeni doğan uzmanı ve bebeğe
bakımı iyi bilen neonatoloji sertifikalı hemşire ve hatta bir çocuk hekimi
olmalı. Anne bilinçli olsa da o anda bir şey yapamaz.
Ama doğum öncesinde bilinçli davranırsa gittiği hastanede bebeğe doğar doğmaz
yardım edecek olan çocuk ekibinin olup olmadığını araştırabilir. Anne karnında
her şeyi hazır alan bebek doğduktan sonra nefes almaya, kalp dolaşımı gelişmeye
ve beslenmeye başlar. Bunları yapamazsa çocuk zaten yaşayamaz. Doğumdan sonraki
ilk dakikalarda çocuğun vücut ısısının korunmaması veya beslenmesinin gecikmesi
durumunda kan şekerinin düşmesi bile zihinsel geriliğe yol açabilir. Bu yüzden,
annenin bilinçli olması, gebelikte doktor kontrolüne gitmesi, risk oluşacak
durumları öğrenmesi ve ona göre doğum yapacağı kurumu seçmesi gerekir.
Doğum sonrası ilk dakikalar
Doğumdan sonraki ilk dakikalar bebeğin ileride zihinsel sağlığını belirleyen,
engelli olmasını etkileyen en önemli dönemdir. İnsan yaşamının en hassas ve
dinamik dönemi ilk dakikalardır. Genelde olabilecek riskler sağlık ekibi
tarafından tahmin edilebilir; ama bazen hiç risk beklenmeyen doğumda da risk
oluşabilir. Her doğumda risk tahmin edilir; ama her gebede ve her bebekte risk
gelişebileceğini unutmamak gerekir. Onun için daima tedbirli ve dikkatli olmak
lazımdır. Doğumdan sonraki ilk dakikalarda yapılacak işler annenin değil sağlık
ekibinin görevidir.
Doğumdan sonra eğer sorun yoksa bebek annenin yanına verilir. Anne ile bebeğin
bir arada olması çok önemlidir. Anne bu dönemde bebeğin vücut ısısını korumalı,
kendi sütüyle beslemeye hemen başlamalı, bulaşıcı hastalığı olan insanlardan
korumalı ve kendi sağlığına özen göstermelidir. Annenin bebeğini sevmesi ve
dokunması bile çok önemlidir. Babanın da her konuda anneye destek olması
gerekir.
Yeni doğan tarama testleri
Yeni doğan taburcu edilirken Sağlık Bakanlığı tarafından ücretsiz yapılan
fenilketonuri (PKU testi) tarama testi ve TSH (Tiroid) tarama testi yapılmalı.
Ancak ailede bilinen bir hastalık varsa mutlaka o yönde tarama yapılmalıdır.
Örneğin, Talasemi, makat gelişi durumu olan ve kalça çıkığı için risk faktörü
bulunan yeni doğanlara kalça ultrasonu yapılması için yönlendirilmeli. Taburcu
edilmeden yapılacak tek aşı Hepatit B aşısıdır. Anne Hepatit B taşıyıcı ise
farklı değerlendirilmeli ve bu durum doğum gerçekleşmeden bilinmelidir. Risk
faktörü varsa işitme (bebekte ağır sarılık, kan değişimi), görme (özellikle
erken doğan bebeklerde) muayeneleri ve beyin ultrasonu yapılmalıdır.
Bebekler mutlaka anne sütüyle beslenmeli
Doğumdan sonraki ilk günlerde bebekte bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Kan şekeri
ve kalsiyum seviyesi düşebilir. Kansızlık (anemi), kan miktarının yükselmesi (polistemi),
sarılık, beslenememe gibi durumlar görülebilir. Göbekten veya başka yerlerden
enfeksiyon kapabilir. Bebek riskli yeni doğansa, çok düşük doğum ağırlıklı ve
gebelik süresi kısa yani prematüre bebek ise bütün bu problemler çok daha yüksek
oranda gelecektir. Bunların hepsi zekayı etkileyebilen çok önemli faktörlerdir.
Ama hepsi ayrı ayrı önlenebilir. Mesela çocuk doğar doğmaz anne sütüyle
beslenirse bir sebep ortadan kalkmış olur. Anne sütü yeni doğan için en ideal
besin ve ilaçtır. Bunu sağlamak için gebelik döneminde meme muayenesi yapılmalı
ve gerektiğinde biçimlendirme için destek verilmelidir. Doğumdan sonra en kısa
zamanda, mümkünse ilk 1-2 saat içinde bebek anne sütü almaya başlamalıdır. Anne
sütünün sürekliliğinin sağlanması için bebeğin sık sık ve her ağladığında
emzirilmesi gerekir.
Daha sonraki dönemlerde ateşli, ateşsiz hastalıklar, havaleler, menenjit, ağır
ishal sonucu sıvı ve elektrolit kayıpları, ağır travmalar, büyüme ve gelişme
yetersizliği, yetersiz beslenme, uygun olmayan sosyal çevre engelliliğe yol
açabilir. Erken bebeklik döneminde spastik çocuk denilen kas sertliğinin artması
veya kas gevşekliği durumları erken dönemde fizyoterapi ve diğer rehabilitasyon
çalışmalarıyla önlenebilir.
Eğer bebek prematüre veya çok düşük doğum ağırlıklıysa bu bebekte risk gelişimi
için birçok faktör söz konusudur. Bunlar için yeni doğan uzmanı başta olmak
üzere çocuk nöroloğu, çocuk endokrin uzmanı, fizyoterapi uzmanı, göz, kulak
doktoru gibi geniş bir ekip tarafından düzgün olarak takip edilmeli. Körlük,
sağırlık durumu erken dönemde saptanabilir.
Özetlemek gerekirse, engellilik durumu kişiyi, aileyi, toplumu ve dünyayı
ilgilendiren en önemli önlenebilir sağlık sorunlarından birisi olmanın yanı
sıra, toplumsal özelliği de bulunmaktadır. Ancak bütün zorluklara rağmen
engellilik durumlarının büyük bölümü gebelik, doğum ve doğum sonrası yaşamın ilk
dakikaları ve günlerindeki çeşitli sebeplerden etkilenmekte olup birçoğu
önlenebilir. Burada önemli olan sağlık çalışanlarının bu konuda yeterli
olmalarının yanında anne ve baba adaylarının bilinçli olması da son derece önem
arz etmektedi.
Hangi sağlık kuruluşuna gitmeli?
Gebeliği normal seyreden bir kadın doğum için kadın doğum uzmanının bulunduğu 1.
basamak bir sağlık kuruluşuna gidebilir ama gebelikte herhangi bir risk varsa
sadece kadın doğum uzmanı yeterli olmaz. Bu durumda 2. basamak denilen daha
teşkilatlı sağlık kuruluşlarına başvurulmalı. Eğer çok riskli ise, 3. basamak
olan üniversite ve eğitim hastanelerine, beyin cerrahı, çocuk cerrahı,
laboratuvar, MR imkanlarının olduğu kuruluşlara gidilmeli. Riskli bebeklerin
gelişmiş merkezlerde takip edilmesinde yarar var.
Neonatolog nedir?
Neonatoloji, bebeğin sağlıklı olarak doğmasının sağlanabilmesi ve sağlıklı doğan
bebeğin de fiziksel, ruhsal ve sosyal sağlığı bakımından en üst düzeye çıkması
ve sağlıklı bir erişkin olup sağlıklı bir toplumun temellerini atabilmek için
çalışan bir bilim dalıdır. Neonatologlar her zaman normal bebeklerle uğraşmaz.
Amacı, her bebeğin engelsiz doğması, önlenebilir durumların önlenmesi ve daha
sonra çocuğun bedensel bakımdan iyi olması, aynı zamanda tedavi maliyetinin de
düşmesi ile ülke ekonomisine katkıda bulunmaktır.
Doktora sormadan ilaç kullanılmamalı
Gebelikte ilaç kullanımı da bebeği etkileyebilir. İlaçlar, en zararlı olanlar ve
daha az zararlı olanlar diye gruplara ayrılır. Kanser ve hormon ilaçları,
antibiyotikler çok fazla zarar verebilir. Mecbur kalınınca kullanılabilen
ilaçlar da vardır ama bunlar doktor kontrolünde olmalıdır. Bir komşunun önerdiği
ilacı veya daha önceki gebelikte kullanılan ilacın doktora sorulmadan
kullanılması büyük hatadır. Gebe kadının, mümkünse doktorun verdiği vitaminler
dışında hiçbir ilacı kullanmaması, sağlığına, beslenmesine dikkat ederek hasta
olmamaya çalışması daha önemlidir.
Öğrenmede yeni metodlar
Öğrenme şekilleri kavramı ilk defa 1960 yılında Rita Dunn tarafından ortaya
atıldı.
Öğrenme şekilleri her bir öğrencinin yeni ve
zor bilgiyi öğrenmeye hazırlanırken, öğrenirken ve hatırlarken farklı ve
kendilerine özgü yollar kullanmasıdır"".
Öğrenme şekillerimiz; doğuştan var olan ve başarıyı etkileyen karakteristik
özelliğimizdir.
Öğrenme şeklimiz, yaşam boyu değişmez ama yaşamımızı değiştirir.
Öğrenme şeklimiz yürürken, yatarken, otururken, konuşurken, oynarken, yazarken
kısaca yaşamımızın her anında ve her boyutunda bizi etkiler. Biz eylemlerimizi
bu özelliğimize göre yaparız.
Öğrenme şekilleri ile zeka arasında bir bağlantı yoktur.
Öğrenme şekillerini görsel, işitsel ve kinestetik diyebileceğimiz üç ana
özellikte toplayabiliriz. Her insanın bu şekillerinden yalnız birine sahip
olması gerekmez. Çoğunlukla biri ağırlıklıdır ama ikisine ya da üçüne de sahip
olabiliriz.
Bireyin kendisi için etkili ve verimli ders çalışma sistemini oluşturabilmesi
için, öğrenme şeklini ve baskın olan öğrenme şekli dışındaki öğrenme
şekillerinden hangisine yakınsa, bu öğrenme şeklinin özelliklerini de bilmesi
gerekir.
Görsel Öğrenenlerin Özellikleri
• Özel yaşamlarında genellikle düzenli ve titizdir. Çantaları, dolapları her
zaman düzenlidir. Karışıklık ve dağınıklıktan rahatsız olurlar. Örneğin: Dağınık
bir masada çalışamazlar, önce masayı kendilerine göre düzenlerler, daha sonra
çalışmaya başlarlar.
• Küçük yaşta hiç kimse onlara öğretmeden eşyalarına yer belirlerler, düzenli
şekilde eşyalarını o yerlere koyarlar. Kalem, silgi, kalemtıraş gibi araçlar
için sıra veya masada kendilerine göre yerler belirlerler ve bu araç gereçleri
hep bu yerlerde tutarlar.
• Etraflarındaki gürültülerden işitseller kadar rahatsız olmazlar.
• Olayları görüntü ile birlikte algılarlar.
• Oyunları hareketli olmakla beraber hiçbir zaman kinestiklerdekiler gibi
hareketler görülmez.
• Eşyalarını çok iyi korurlar ve görüntülerine önem verirler.
• Yap bozları ve diğer görsel oyunları severler.
• Resim yapmaya isteklidirler. Renkleri küçük yaşta ayırt edebilirler.
• Yazmayı sevmeseler bile defterlerini düzenli ve itinalı kullanırlar. Bu
özelliklerinden dolayı, evde büyükleri, okulda da öğretmenleri tarafından takdir
edilirler, örnek gösterilirler.
• Düz anlatım – okullarda öğretmenin ya da bir öğrencinin dersi anlatması –
öğretim tarzında yeterince yararlanamazlar. Tam anlamaları, kolay öğrenmeleri ve
hatırlamaları için dersin mutlak görsel malzemeler (harita, poster, şema, grafik
gibi) ile desteklenmesi gerekir.
• Öğrendikleri konuları gözlerinin önüne getirerek hatırlamaya çalışırlar.
• Gördüklerini hatırlarlar. Genellikle gördükleri şeyleri görüntü olarak belleğe
kaydeder ve görüntü olarak hatırlarlar. Örneğin: Yazarken kelimelerin yazılışı
gözlerinin önüne gelir.
• Anlatılan masalları mükemmel bir şekilde görüntü olarak hayallerinde
canlandırabilirler.
• Programlı ve organize olurlar. Yapacakları işleri planlamayı severler.
Plansızlık onlar için huzursuzluk demektir. Öğrenecekleri şeylerin de belli bir
düzen ve program içersinde karşılarına çıkmasını isterler. Karmakarışık bir ders
onları ruhen ve bedenen yorar.
• Ödevlerini itina ile yaparlar. Çok az yazım, noktalama hatası yaparlar.
• Kendi kendilerine kural belirlerler, mesela başlıkları kırmızı ile, alt
başlıkları sarı ile yazıyorsa ve kazara alt başlığı kırmızı ile yazmış ise
mutlaka o sayfayı yırtıp yeniden yazmayı göze alabilir.
İşitsel Öğrenenlerin Özellikleri
• İşitseller, küçük yaşlarda kendi kendilerine konuşarak oynarlar. Çok
konuşkandırlar.
• İşitsel çocuklar yaşlarına göre daha kapsamlı cümleler kurabilirler, kelime
daracıkları geniştir.Okul öncesinde kendilerine söylenen cümleleri rahatlıkla
tekrarlayabilirler.
• Okul öncesinde konuşmalarında bir ahenk ve melodi vardır.
• Ses ve müziğe duyarlıdırlar.
• Sohbet etmeyi, birileri ile çalışmayı severler.
• Genellikle ahenkli ve güzel konuşurlar.
• İşittiklerini daha iyi anlarlar.Daha çok konuşarak, tartışarak öğrenirler.
• Bir kelimenin yazılışını hatırlamak için sesli kelimeyi tekrar ederler ya da
etmeleri önerilir.
• Grup ve ikili çalışmalarda konuşma ve dinleme olanakları olduğu için iyi
öğrenirler.
• Bilgi alırken dinlemeyi, okumaya tercih ederler. Olay ve kavramları birinin
anlatması ile daha iyi anlarlar.
• Hatırlamak istediklerini, birisi kendilerine anlatıyor ya da söylüyormuş gibi
işiterek hatırlarlar.
• Sınıf içersindeki sesten çok rahatsız olurlar. Gürültülü bir sınıfta
öğretmenin anlattıklarını takip etmekte zorlanırlar.
• Yabancı dil öğrenmeye yatkın; özellikle konuşma ve dinleme becerileri çok
iyidir.
• Problem çözerken sesli düşünmelerine izin verilmelidir. Bu problemde verilen
ve isteneni kavramak için gereklidir.
• Sese duyarlılıkları müzikte de kendini gösterir ve okul şarkılarını kolaylıkla
öğrenebilirler. Küçük yaşta pek çok şarkıyı baştan sonuna kadar sadece
dinleyerek ve tekrar ederek öğrenebilirler.
Kinestetik Öğrenenlerin Özellikleri
• Dokunmayı, dokunulmayı severler. Bu iletişimin ve sevginin dışa yansımasıdır.
• Oldukça hareketli olurlar. Sürekli hareket halindedirler.
• Kas belleğine sahip oldukları için ancak yaparak algılayabilirler.
• Tahta-tebeşir-anlatım ders işleme sisteminden en az yararlananlar onlardır.
• Dünyayı adeta vücutları ile hissederler ve o dünyayı anlamak için de tüm
vücutlarını kullanırlar.
• Öğrenebilmeleri için mutlaka ellerini kullanacakları, yaparak-yaşayarak
öğrenme tekniklerinin uygulanması gerekir. Sınıf yerine okul bahçesi veya
laboratuarda dokunarak, ellerini kullanarak olayların içinde yaşayarak çok daha
iyi öğrenirler.
• Eşyalarının düzensiz ve karışık olmasından, hiç rahatsız olmazlar. Düzen onlar
için önemsiz bir ayrıntıdır.
• Evlerin dışında oynarlarsa taşlar, topraklar, duvarlar, kayalar, ağaçlar ile
sarmaş dolaştırlar. Adeta onlarla bütünleşmeye çalışırlar.
• Tertemiz bir kıyafetle evden çıkarlar. Geri döndüklerinde sökülmüş,
pantolonları, etekleri yırtılmış, düğmeleri kopmuş, dizleri sıyrılmış, üstleri
toz toprak, çamur ve büyük ihtimalle de sırılsıklam ter içinde geri dönerler.
• Duygularını konuşmayı severler.
• Laboratuar ortamında başarılıdırlar.
Kaynak : MİLLİYET
Özgüvensiz çocuklar
Anne babanın etkileme aracı, çocuğuyla oilişkisidir
Çocuğa değer veren bir ilişki, doğal olarak
onun özgüvenini artırır. Koşullu sevgi çocuklarda korkular, bağımlılıklar ve
özgüven sorunları doğurur.
Çocuklarınızı yaptıkları şeyler yüzünden değil, kendileri oldukları için sevin.
Kişi ve davranışı birbirinden farklıdır. Bir çocuğun kişiliğini onun
davranışıyla karıştırmayın.
Kıyaslamak reddetmektir.
‘Ben Dili’ Kullanmak:
Kontrollerini kaybederek çocuklarını eleştiren anne baba, kontrolü çocuklara
vermiş olur. Örneğin, 4 yaşındaki çocuğunuz oyuncağını yatmakta olan kardeşinin
yatağına fırlattığı için sinirlisiniz. ""Sen kötü bir çocuksun!"" ya da
""Yapma!"" yerine, ""Sen oyuncaklarını attığında kendimi sinirli hissediyorum.
Ona gerçekten zarar verebilirdin"" diyebilirsiniz. Buradaki mesaj,
duygularınızın onun çocuk dünyasına değil onun belirli davranışlarına yönelik
olduğudur.
Dinlemeyi Öğrenmek
Çocukların duyguları, gözlemleri ve algıladıkları dinlenmeye değerdir. Dinlemek,
çocukların öz saygılarını artırmaktadır. Aktif dinlemeyle aileler, olayları daha
çok çocuğun gözünden görmeye başlamakta ve böylece çocuk da duygularına önem
verildiğini anlamaktadır.
Size bir şeyler söylemek istediğinde, gerçekten ona zaman ayıramayacaksanız
uygun olmadığınızı ve ne zaman uygun olacağınızı söyleyin. Çocuklarınızla
aranızdaki ilişkide sahici ve içten olun.
Çocuğun Duygularını Ciddiye Almak
Çocuğunuzun korkularını ve negatif duygularını onu reddetmektense ciddiye alın.
Onları yenmesine ve kendi çözümünü bulmasına izin verin.
Örneğin; korktuğunda, çocuğun korkularını görmezlikten gelmek yerine ciddiye
almalı sabırla dinlemeli ve bunun normal bir duygu olduğunu açıklamalısınız.
Değerlendirecek Günlük Bir Şeyler Bulmak
Çocuklar kötü bir şey yaptıklarında ilgi çekmek, iyi bir davranışta
bulunduklarında da onaylanmak isterler.
Yaptıkları her gün yapılan sıradan bir şey bile olsa, değerini artıran
yaptıklarının onaylanmasıdır.
Bu yaşlarda ""Ayakkabılarını tek başına giydin"", ""Taşırmadan resmin içini
boyadın"" gibi değerlendirmeler, çocukların özgüvenlerinin gelişmesi adına
gözden kaçırılmaması gereken davranışlardandır.
Çocukla Yalnız Vakit Geçirmek
Bir çok ebeveyn için zaman çok sınırlıdır. Bununla beraber uzmanlar her bir
çocukla yalnız zaman geçirmenin çok önemli olduğunu belirtmektedirler.
Bir pazar sabahı dışarıda kahvaltı edilebilir veya yemekten sonra parkta küçük
bir yürüyüş yapılabilir.
Zaman zaman onun seviyesine inip onun kuralları ve oyuncaklarıyla oynamak da
yararlı olacaktır. Kardeşini kıskanan ve yeni doğan bebekten dolayı geri planda
kalan çocuğunuzla yalnız zaman harcamak için çaba göstermelisiniz.
Çocuğun Bazı Şeyleri Kendisinin Yapmasına İzin Vermek
Ebeveynler genellikle çocuklarının yapmakta zorlandığı işleri üzerlerine alarak
onlara yardımcı olduklarını düşünürler. Bu yardım, "Sen bunu yapamazsın’’, ‘’Sen
yeterince iyi değilsin" mesajlarını verebilir ki bu da çocuğun kendine olan
saygısını azaltır.
Çocuklara, problemlerini çözmek ve kendi yeteneklerini keşfetmek için fırsatlar
da verilmelidir. Yardım istediklerinde, ilk olarak, o işin üstesinden
gelebileceklerine onları inandırarak cesaretlendirmek gerekir.
Örneğin, "Hadi bakalım, şu elbiseni kendin düğmeleyebilecek misin?" denilebilir.
Ya da tabakları masaya götürmesi istenebilir. Önemli olan performans değil, çaba
göstermektir.
Çocuğun Özel Eşyalarına Saygı Göstermek
Anne-babalar, sıklıkla çocuklarına verdikleri oyuncakların ve kitapların
kontrolünü elde tutarlar.
Örneğin; bir eşyasının atılmasına, çocuktan çok ebeveynler karar verir.
Çocuğunuzun o oyuncakla oynama çağının geçtiğini düşündüğünüz halde, çocuğun ona
hala ve belki de yıllarca ihtiyacı olabilir.
Çocuğun Düşüncelerine Saygı Göstermek
Çocuğunuzun herhangi bir konuda düşüncesini sormanız, onun duygularının,
gözlemlerinin ve algılayışının değerli olduğunu düşünmesini sağlayacaktır.
Örneğin, yemeğe giderken ne giyeceğinizi ya da öğle yemeğinde ne
yapabileceğinizi ona sorabilirsiniz.
Her zaman çocuğunuzla aynı görüşte olmayabilirsiniz. Ama ona neden onun
görüşünden farklı bir karara vardığınızın sebeplerini açıklarsanız,
düşüncelerinin tamamen faydasız olmadığını anlayabilecektir.
Çocuğun Başarılarını Görmek
Ne kadar küçük olursa olsun her başarısı kabul edilmeli ve ona başarılı olacağı
şeyler bulunmalıdır.
Mutlaka, çocuğunuzun iyi yaptığı bir şeyler vardır. Onu keşfedip, sık sık
başarısının altını çizin.
Çocuğun Tercihlerine Saygı Göstermek
Çocuğun kendine olan saygısını artırmanın bir yolu da, onun tercihlerini ve
duygularını kabul etmektir.
Ebeveynler, çocukları için eğlenceli veya yararlı olan etkinlikleri
önerebilirler. Fakat onu ön yargılı davranmaya zorlarlarsa, çocuk kendisinin
yeterince iyi olmadığı mesajını alacaktır.
Sevgiyi Fiziksel Olarak İfade Etmek
Ebeveynleri tarafından kucaklanma ve okşanma çocuklarda kendine saygının
gelişmesine yardım etmektedir.
Çocuklar sözel olmayan davranışlara karşı çok duyarlıdırlar. Çocuklara ""seni
seviyorum"" demekten çok sevgi, davranışlarla onları okşayarak belli
edilmelidir.
Çocukla Göz Seviyesinde Konuşmak
Çocuklarla konuşurken, daima onlardan yüksekte olmamaya dikkat edilmelidir. Bu
onun sadece kendini küçük hissetmesini sağlamakla kalmayacak aynı zamanda
ebeveyn ve çocuk arasında büyük bir mesafe olduğuna inanmasına da yol açacaktır.
Her zaman onunla konuşurken, yanına çömelerek ya da oturarak ya da onu sizin
seviyenize çıkararak, göz kontağı kurularak konuşulmalıdır. Bu daha yakın bir
iletişimi sağlayacaktır.
Çelişkili Mesajlar Vermekten Sakınmak
Çelişkili mesajlar, ebeveynlerin sözleriyle başka davranışlarıyla başka bir şeyi
ifade ettiğinde ortaya çıkar. Öncelikle çocuğa karşı dürüst olunmalıdır.
Gerçekten kızgın olduğunuzda, kızgın olmadığınızı söylememelisiniz.
Fikir birlikteliklerinizi ifade etmeli ve verdiğiniz sözleri tutmalısınız.
Duygularınızı Çocukla Paylaşmak
Ebeveynler, çocuklarıyla incinebilecekleri duygularını bile paylaştıklarında,
onları kendi deneyimlerini ve duygularını kabul etmeye cesaretlendirmiş
olacaklardır.
Çocuklar, anne ve babalarının anılarını, eğlendikleri ve korktukları anları,
nasıl karşılaştıklarını, çocukları olmasının nasıl bir şey olduğunu hikaye
şekline getirdiklerinde anne ve babalarını daha yakından tanıyacaklardır.
Her Çocuğun Tek Olduğu Üzerine Odaklanmak
Çocuklar hakkında özel şeyleri ebeveynler keşfetmeli ve onlara söylemelidir.
Çocuklarda kendine saygıyı geliştirmenin iki önemli parçası vardır; sevgiyi ve
yeteneğini hissettirme.
Son Olarak;
Eşler arasındaki çatışma çocukların özgüvenini ve güvenlik duygusunu zedeler.
Anne babanın özgüven düzeyi, tüm aile bireylerinin eğitimini, fiziksel,
psikolojik, sosyal ve eğitimsel sağlık ve mutluluğunu belirler.
Pek çok anne baba çocuklarının hayatlarını yaşar; bu yüzden de hem kendi
özgüvenlerinin hem de çocuklarının özgüveninin gelişmesini engellemiş olur.
Çabalarının fark edilmesi çocuğun ustalığını arttırır; anne babanın ortaya
konulan çabadan etkilendiğini belirtmesi, çocuğun güven duygusunu güçlendirir.
Çocuğun hem varlığı önemlidir, hem de yokluğu her zaman fark edilmelidir.
Her çocuğun kendine özgü bir biçimde büyümeye hakkı vardır.
Çocuklarımızın Özgüvenli Bireyler Olmalarına Fırsat Vermek İçin;
Eşiniz ve çocuklarınıza karşı doğrudan ve açık iletişim yollarını kullanın.
Çocuğunuza sorumlu davranışlar kazandırmak için, eşinizle ortak, tutarlı bir
yaklaşım içinde olmaya özen gösterin.
Çocuklarınıza evin içinde ve dışında sık sık sorumluluk verin.
Çocukların yalnızca kendi yapmak isteyeceğiniz şeyleri yapmalarını isteyin.
Çocuklarınızın makul ihtiyaçlarını karşılamak için elinizden geleni yapın.
Çocuklarınızla aranızdaki ilişkide sahici ve içten olun.
Rica edin, emretmeyin.
Kaynak : MİLLİYET
Ben Dilinden Biz Duygusuna
Anne-Babalar olarak, çocuklarımızın yapmış oldukları davranışlara karşı
tavrımız nasıl olmalı?...
Ben Dilinden Biz Duygusuna
Efkan Yeşildağ (*)
Anne-Babalar olarak, çocuklarımızın yapmış oldukları davranışlara karşı
tavrımızı genellikle içinde bulunduğumuz duruma göre ya reddeder ya da kabul
ederiz. Bunu yaparken etkili olan faktör, o anda çocuğun davranışlarından çok
bizim duygularımızdır. Yani neşemiz yerindeyken kabul ettiğimiz bir davranışı
moralimiz bozukken reddeder ve bu davranışından dolayı çocuğa kızar bağırırız.
Genellikle de tepkimiz “Sen ne söz dinlemez çocuksun? Nasıl böyle
davranabiliyorsun? Aptal!” gibi saldırı mesajları içeren kızgınlığımızın bir
göstergesi olarak SEN diliyle ifade ederiz. Bu ise çocuğa neden kızdığımızı
açıklamadığı, nasıl davranması gerektiği konusunda bir fikir vermediği için
direk onun kişiliğine yönelik bir saldırı niteliği taşımaktadır. Bizim bu tarz
yaklaşımımız çocuğun benliğinde zamanla onarılmaz tahribatlara sebep olur, onun
kişiliğini olumsuz yönde etkiler. O sizin bu yaklaşımınızı sevilmediği,
güvenilmediği, değer verilmediği şeklinde algılayarak size ve hayata küser,
içine kapanır. Bir müddet sonra sizinle olan iletişimini keser.
Çocuklar ve gençlerle yapılan mülakatlar göstermektedir ki onlar ailelerinin
kendilerine neden kızdıklarını anlayamamaktadırlar. “Aksinin teki. Her zaman
kızar zaten. Ters herif” gibi yorumlara sıkça rastlanmaktadır.
Peki bizimle aynı ortamı paylaşmaktan kaçan, iletişimi kesen, çok sevdiğimizi
iddia ettiğimiz (ki her anne-baba çocuğunu sever) fakat bunu gösteremediğimiz
yavrularımıza nasıl yardımcı olur, sorunlarına çözüm yolları gösterebiliriz?
Tabi ki onlarla olan diyaloglarımızda açık, dürüst, samimi ve tutarlı
davranarak, SEN dili yerine BEN dilini kullanarak. Burada kastettiğimiz
bencillik yapmak kendimizi öne sürmek değildir kuşkusuz.
“Terbiyesiz, Benimle nasıl bu şekilde konuşabiliyorsun?” yerine “Benimle bu
şekilde konuşman ağırıma gidiyor, kırılıyorum” diyebiliriz.
“Sen ne dağınık, pasaklı bir çocuksun? Şu odanın haline bak” yerine “Yavrum
akşama kadar evin işlerini yapmaktan bitkin düşüyorum, bir de odanı böyle
dağınık görünce sinirleniyorum” şeklinde bir yaklaşımla kızgınlığımızın gerçek
nedenini ortaya koyabilir, onlardan beklentilerimizi ve hissettiklerimizi açıkça
ifade edebiliriz. Böylelikle çocuklarımız kendilerini bizim yerimize koyabilir,
bizi anlamaya çalışabilirler. Korktukları için değil saygı duydukları için bizim
isteklerimize içten ve samimi cevaplar verebilirler.
Araştırma sonuçları BEN dili ile konuşulan çocukların düşünme yeteneklerinin
arttığını, sorumluluk ve güven duygularının geliştiğini göstermektedir. Çocuk
veya genç dış merkezli değil iç merkezli hareket etmeyi öğrenir. Aile içerisinde
birbirine değer veren, saygı duyan ilişkiler gelişir.
Yani ne Sen ne de Ben, BİZ duygusu hâkim olur. Önemli olan da bu değil midir?
(*) Eğitim ve Aile Danışmanı
Televizyonu kontrol altına alın!
Televizyonu kontrol altına almanın yollarını eğitimci yazar Dr. Senai Demirci
şöyle anlatıyor:
Araştırmalara göre, sekiz yaşın altındaki
çocuklar televizyonun etkisi nedeniyle gerçek ile kurguyu birbirinden
ayıramıyorlar. Ve her gün televizyon karşısında kendilerince “gerçek şiddet”i,
“gerçek cinselliği” seyredip öğreniyorlar. Kuşkusuz, bu etkiler televizyonun
tamamen kötü olduğu, kökünün kazınması gerektiği anlamına gelmiyor. Buradaki
sorun, televizyonun ölçüsüz izlenmesidir. Çözüm de doğru bir ölçü belirleyip
hayata geçirebilmektir. Ölçüsüzce tükettiğimiz ve acımasızca tükendiğimiz
televizyon karşısında, hiç olmazsa çocuklarımız adına, neler yapabiliriz?
1. Öncelikle televizyon konusunda çocuğu doğrudan karşınıza almayın.
Televizyonun çocuğun dünyasında çok cezbedici bir eğlence olduğu gerçeğini görün
ve kabul edin. Özellikle yasaklamanız bu cazibeyi daha da arttıracaktır,
unutmayın.
2. Kendinize bir bakın. Televizyon sizin dünyanızda nerede? Büyük ihtimalle
televizyon evinizin en çok kullanılan odasındadır. Eğer bu tahmin doğruysa,
televizyonunuz yine büyük bir ihtimalle odanın en merkezî yerinde olmalı! Bütün
koltukların yüzünün döndüğü yönde! Sizin için bu kadar önemli ve merkezî bir
konumda olan televizyonu çocuğunuzun bir kenara atmasını beklemek çok da
gerçekçi olmasa gerek. Unutmayın ki, çocuğunuz sizin televizyona atfettiğiniz
önemi de algılar. Evin en merkezî odasının en hâkim konumundaki televizyonun
çocuğunuza söylediği şey şudur: Televizyon vazgeçilmezdir! O halde televizyonu,
hayatınızın kenarına bir yere çekmeye ne dersiniz?
3. Siz televizyonu merkezî konumundan edebilirseniz, şimdi çocuğunuza televizyon
seyretme konusunda bir ölçü teklif edebilir konuma gelmişsiniz, demektir. Bu
noktada çocuğunuza bir “televizyon bütçesi” yapmasını önerin; günde kaç saat,
haftada kaç gün televizyon seyredebileceği konusunda ortak bir anlaşma yapın
-tabii, seyrettiklerinin içeriğini onaylamak kaydıyla.
4. Televizyon kapatmayı öğretin. Televizyonu neden kapattığınızı, neden her
programı seyretmediğinizi ve seyretmesini istemediğinizi açıklayın. Gerekirse
tartışın. Çocukları baştan kendi yanınıza alın. Bu konuda belirleyici ve
zorlayıcı olmak yerine, liderlik rolünü üstlenin.
5. Çocuğunuz yatak odasına televizyon koymayın, koymuşsanız da alın. Böylesi
“özel seyretme alanları” televizyon ya da video oyunu seyretme ihtimalini iki
kat arttırır. Televizyonu ev için gizli olarak seyredilebilecek bir yerde değil,
ancak ortak seyredilebilecek ama merkezî olmayan bir mekânda tutun.
6. Çocuklara ödül ya da ayrıcalık olarak televizyon seyretmeyi vaat etmeyin.
Daha ilginç ödüller bulabilirsiniz. En iyi ödül, ona yakınlık göstermeniz ya da
onunla birlikte geçirebileceğiniz bir meşguliyet önermenizdir.
7. Çocuklarınıza televizyon seyretme zamanı kazandıracak fırsatlar da
tanıyabilirsiniz. Kendilerinin bir seçimde bulunmalarını sağlayarak, ödevini
erken ve doğru bitirmesi halinde artan vaktini televizyona ayırabileceğini
söyleyebilirsiniz. Böylece kendisine bir seçim imkânı sağlamış; yasaklamayı
hissettirmemiş olursunuz.
8. Televizyon seyretmekten vazgeçtiği zaman ya da televizyon seyretmek yerine
daha yapıcı bir işe yöneldiği zaman, onlara iltifatta bulunun. Çocuğunuzu
televizyondan uzaklaştırmanın yolu, her zaman yapılageldiği gibi televizyon
seyrederken otoriter uyarılarda bulunmak değil, televizyon seyretmediği zamanlar
iltifatlarda bulunarak ödüllendirmektir. “Televizyonu kapatıp ödevine başlaman
beni çok mutlu etti!” gibi bir cümle, “Ödevini yapmadığın halde niye televizyon
seyrediyorsun!” gibi cümlelerden daha yapıcı ve etkileyicidir.
9. Daha iyi bir rol modeli olun. Anne baba olarak televizyon seyretmek yerine,
okumak, bir hobi ile uğraşmak veya kendi aranızda sohbet etmek gibi aktiviteler
yapın.
10. Çocuğunuzla birlikte televizyon seyredin. Bu sayede neyi seyredeceklerine
karar verirsiniz. Ayrıca, reklamlar gibi çocuğu tüketime yöneltici yayınların
içeriğini de beraberce tartışabilirsiniz. Onların şiddet ya da cinsellik gibi
yayınların etkilerine doğrudan maruz kalmasını beklemek yerine, önceden hareket
ederek, mesela bir tabancayla vurulmanın ne demek olduğunu, vurulan insanın
ailesinin neler hissedebileceğini anlatabilirsiniz. Onları ölçülü olarak olan
bitenle yüzleştirebilir ve böylece bir tür bağışıklık sağlayabilirsiniz.
11. Eğitim programlarını tercih edin. Televizyonların “prime-time” dedikleri
saatler eğlenceye ayrılmıştır. Kendinize ve çocuğunuza prime-time’ın dışında
özel seyir saatleri oluşturun, böylece hem daha kaliteli programlar seyretmiş
olursunuz hem de daha az reklam iletisine maruz kalırsınız.
12. Çocuklarınızı komşu çocukları ile, okul arkadaşları ya da arkadaşlarınızın
çocukları ile sık sık bir araya getirin. Komşuluğun yozlaştığı, dostluğun
köreldiği bir zamanda onlara komşuluk, dostluk ve arkadaşlık adına güzel şeyler
yapabileceklerini hissettirin. Onla televizyon dışında gözle görülür, elle
tutulur başka eğlence türlerinin de olduğunu hatırlatın.
13. Çocuğunuzun televizyon programcısı siz olun. Onunla çok sevdiği bir
programın benzerini yapmaya çalışın. Sunuculuk yapın ya da çocuğunuzun sunucu
olmasına izin verin. Evdekilerden kendinize seyirci bulun. Bunun belki daha
sahici, belki daha başarılı ve kesinlikle reklamsız program olduğu görüp
sevebilir. Bunu yaparken televizyona rakip değil, alternatif olmayı deneyin.
14. Televizyonu bir “çocuk bakıcısı” gibi kullanmayın. Yapabileceğiniz en kötü
şey budur. Ayak altından uzak olsun, sesi çıkmasın, ağlamasın diye çocuğunuzu
televizyonun karşısına koymayın. Çocuğunuzun televizyon seyretme davranışının da
sorumlusu sizsiniz. Bununla birlikte, zaman zaman bazı rutin meşguliyetlerinizi
çocuğun televizyon seyretme saatlerine denk getirebilirsiniz.
Kaynak : zaferdergisi.
Çocuğunuz inatçıysa
Çocukta inatçılık, çocuğun belli bir makul nedeni olmaksızın, bir harekette
ısrar etmesi, davranışını, düşüncesini, durumunu değiştirmemesi şeklinde
tanımlanabilir.
İnatçılık çocuğun duygusal gelişiminin bir
sonucudur ve en çok 3-6 yaş arasında yaşanır. Bu yaşlarda inatçılık normaldir.
Çocuk ben duygusunun ve özgür olma bilincinin gelişiminden kaynaklanan inatçılık
gösterir. Çocuk her şeyi kendi yapmak ister. Yaptığı şeyler hoşuna gider,
çevresinden gelen direnmeyi yenmeye çalışır. Kendi varlığını hissettirmeye,
kabul ettirmeye çalışır. Kendince o hep haklıdır.
Anne- babalar şu noktaları dikkate almalıdırlar:
· Çocuklara sert ve şiddetli cezalar verilmemelidir.
· Çocuğun hareketlerine gereksiz yere engel olunmamalıdır.
· Çocuk bağırıp çağırdığında istekleri yerine getirilmemelidir.
· Çocuk bir konuda inatçı olduğunda çocuğun dikkati başka yöne çekilmeli, inat
ettiği taktirde istediğini elde edemeyeceği çocuğa açıklanmalıdır.
Okul öncesi göz muayenesi
Okul öncesi dönemde çocukların mutlaka göz muayenesinden geçirilmesi
gerekiyor.
Görme bozukluklarının okul öncesi dönemde
her 20 çocuktan birini etkilediğini belirten uzmanlara göre; okul döneminde her
4 çocuktan birinde göz hastalıkları görülüyor. Bu oran oldukça yüksek ancak
bebeklik döneminden itibaren göz sağlığına yeterince önem verilmesiyle bu
oranının aşağıya çekilebileceği belirtiliyor. Görme tembelliği, şaşılık, renk
körlüğü gibi önemli sorunların tanısı ve tedavisinin kesinlikle 6 yaşından önce
yapılması gerekiyor.
Acıbadem Bursa Göz Hastalıkları Bölüm Sorumlusu Prof. Dr. Haluk Ertürk, yeni
anne ve babalara çocuklarını gözlerine mutlaka bakmalarını öneriyor.
Ertürk şunları söylüyor: "Yeni doğmuş bebeği olan anne ve babalar çocuğunuzun
gözüne mutlaka fiziki olarak bakın. Bakmak ile görmek arasındaki farkı her zaman
hatırlamak gerekir. Normal dışı herhangi bir durumda hemen göz hekimine
gidilmelidir. Örneğin gözbebeği normalde siyah, ışık dik tutulduğunda da kırmızı
renkte görülür, bunun dışı patolojik kabul edilmelidir. Ayrıca saat camına
benzeteceğimiz kornea tabakası da şeffaf olmalıdır."
Şaşılığın bebeklerde daha sık görüldüğünü kaydeden Ertürk, şaşılığın bir göz düz
bakarken diğer gözün başka yöne doğru hareket etmesi olarak tanımladığını
söyledi.
Şaşılığın mümkün olan en erken yaşta tedavi edilmesi gerektiğini hatırlatan
Prof. Dr. Ertürk, "Burada aileye büyük işler ve sorumluluklar düşmektedir. Hekim
öncelikle bu şaşılık olayının gerçek olup olmadığını, daha sonra gözün bir başka
hastalığına bağlı olup olmadığını araştırır. İhtiyaç olursa çocukta kalıcı
olarak gözlük kullanmak gerekebilir." şeklinde konuştu.
Şaşılığın tedavi edilmemesinin göz tembelliğine neden olacağını da hatırlatan
Ertürk, çocuklarda görmenin gelişiminin sürekli izlenmesi gerektiğini, 2,5 - 3
yaşlarında görme ifadesi verebileceğine değindi.
Ertürk sözlerini şöyle sürdürüyor: "Gözlerin ayrı ayrı ne kadar görebildikleri
ancak hastanın ifadesi ile ortaya konabilir. Gözlerden birinin görmesinin az
olması durumunda kapama tedavisinin yapılması gerekecektir. Bu tedavi ancak 6
yaşına kadar sıkı ve kuralına uygun yapılırsa etkili olabilir. Aksi halde bir
gözün diğerinden az görmesi kaçınılmaz olur ki buna göz tembelliği diyoruz."
Ertürk, şaşılık tedavisinde cerrahi tedaviye gerektiğinde başvurulabileceğini,
ancak bunun tek başına yeterli olmayacağını hatırlattı.
Öfke sorunu çözmez, onu öldürür!
Çocuk bazen annelerinin sonsuz sabrını bile taşıran yaramazlıklar yapar.
Ancak ona kızmak sorunu çözmediği gibi
kalıcı sakatlık ve ölüme dahi yol açabilir. İşte şiddetin zararları:
Çocuk bazen annelerinin sonsuz sabrını bile taşıran yaramazlıklar yapar. Ancak
ona kızmak sorunu çözmediği gibi kalıcı sakatlık ve ölüme dahi yol açabilir.
İşte şiddetin zararları:
Çocuklar hangi yaşta olurlarsa olsunlar, anne-babalarının öfkelendirecek ya da
hayal kırıklığına uğratacak davranışlarda bulunabileceğine dikkat çeken uzmanlar
uyarıyor; "Anne-babanın öfkesinin çocuğun canını yakacak hareketlere dönüşmemesi
gerekiyor."
Zaman zaman küçük bir bebeğin bile ağlamasının, anne-babada gerilim, stres ve
çaresizlik duygusuna neden olabildiğini anlatan uzmanlar, bazı kişilere zararsız
bir davranış olarak da görünse küçük çocukların ve özellikle bebeklerin
sarsılmasının beynin önemli zararlar görmesine neden olduğunu söylüyor.
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkalrı Uzmanı Doktor Ayten Erdoğan, kişisel
internet sitesinde yaptığı açıklamada, "Bebek ve çocukların sarsılması yumuşak,
hassas beyinlerin sert kafatası kemiklerine çarparak tahrip olmasına neden
olabilir ve bu da ölüm, felç, gelişme ve öğrenme bozuklukları gibi çok ciddi
sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle özellikle 2 yaşından küçük çocukların, sevme
veya oyun amacıyla bile olsa sarsılmaması konusunda dikkat edilmesi gerekiyor.
Ayrıca bebekleri zıplatarak, atıp-tutarak sevmek de benzer sonuçlara yol
açabilmektedir." görüşüne yer verdi.
ÇOCUĞA KİMLER, NEDEN VURUYOR?
Çocukları hırpalayan insanların mutlaka kötü insan olması gerekmediğinin altını
çizen Dr. Erdoğan, genellikle bu kişilerin öfkelendiklerinde ve stres
altındayken kendini kontrol edemeyen kişiler olduğunu söylüyor.
Anne-baba olmanın zor bir iş olduğunu anlatan Dr. Erdoğan, geçim sıkıntıları,
işsizlik gibi sorunların anne-babanın işini daha da zorlaştığını bu nedenle
anne-babanın öfkelerini kontrol etmeyi ve sağlıklı biçimlerde ifade etmeyi
öğrenmelerinin büyük önem taşıdığını kaydetti.
Dr. Erdoğan, anne veya babanın aşırı şekilde öfkelendiği zaman yapabilecekleri
tavsiyeleri şöyle sıralayor; "Durun. Herhangi bir hareket yapmadan önce düşünün.
Çocuğu odası ya da yatağı gibi güvende olabileceği bir yere bırakın ve
sakinleşene kadar çocuğunuza yaklaşmayın. Derin derin nefes alın, kendinizi daha
iyi hissedene kadar derin nefes almaya devam edin. Çocuğun yanında kalabilecek
başka biri vasa evden çıkın veya sessiz bir odaya geçerek sakinleşmeye çalışın.
Bir arkadaşınıza ya da akrabanıza telefon edin. Birşeyler için ılık bir duş
alın. Sevdiğiniz bir müzik dinleyin. Kendinizi halen öfkeli hissediyorsanız bir
yastığa sarılın veya yastığı yumruklayın. Çocuğun neden yaramazlık yaptığını
anlamaya çalışın ve çocuğun davranışlarını çocuğun canını yakmadan düzeltme
yollarını araştırın."
DAYAK ÇOCUĞA NE ÖĞRETİR?
Şiddetin çocuğa olumlu hiçbirşey öğretmediğini dile getiren Dr. Ayten Erdoğan,
tam tersine öfkeli anne-babadan dayak yiyen çocuğun kendisi de öfkelendiğinde
dayak atma veya şiddete başvurmayı öğrendiğini vurguladı.
Çocuğun hatalı davranışlarını yaşına ve gelişim düzeyine uygun disiplin
yöntemlerini uygulayarak düzeltilebileceğinin altını çizen Erdoğan, çocuğun
tehlikeli olmayan ve başkalarına zarar vermeyen olumsuz davranışlarının
görmezden gelinmesi ve olumlu davranışlarının methedilmesinin de yararlı
olacağını belirtti.
Uzman Dr. Erdoğan, herşeye rağmen öfkesini kontrol etmekte zorlananan ve
başkalarına zarar verebileceğinden endişe eden anne-babaların mutlaka bir ruh
sağlığı uzmanından yardım alması gerektiğini kaydetti.
Kaynak : (Cihan)
Dayak fobisi
Rüyasında öğretmeninden dayak yedi
Ankara´da, birinci ve beşinci sınıflarda iki
farklı öğretmenden dayak yediği iddia edilen öğrenci, depresyona girdiği için
eğitim hayatını yarıda bırakmak zorunda kaldı
Ankara´da Sancaktepe İlköğretim Okulu´nda 1 ve 5. sınıflarda iki farklı
öğretmenden dayak yediği öne sürülen Mustafa Sağun´un yaşamı karardı. Sağun,
yediği dayakların etkisinden kurtulamayınca ´depresyona´ girdi ve okulundan
ayrıldı. Ailesi, bir yandan çocuklarının bozulan psikolojisini düzeltebilecek
çare ararken, diğer yandan da mağduriyetlerinin giderilmesini istiyor.
Anne Ayşe Sağun´a göre, oğlu 1. sınıfta, derslerinde diğer arkadaşlarından
geride kaldığı gerekçesiyle sınıf öğretmeni N.A. tarafından dövüldü. Öğretmen bu
olay nedeniyle okuldan ayrılmak zorunda kaldı ancak çocuk da zor günler geçirdi.
5. sınıfta da dayak
Anne Sağun, oğlunun 5. sınıfa gittiği 2004´te de öğretmeni E.Ç. tarafından
dövüldüğünü öne sürdü. Teneffüste bir arkadaşıyla tartıştığı için dövülen
Mustafa´ya bu dönemde, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından 5 günlük rapor
verildi. 6. sınıfın ilk döneminde yeniden okuluna dönen Mustafa´nın eğitim
hayatı, ikinci dönem başında derste uyuyakalmasıyla değişti. Anlatımına göre,
rüyasında öğretmeninden dayak yediğini gören Mustafa, hemen terk ettiği sınıfına
bir daha dönmeyerek okulu bıraktı.
Ayşe Sağun Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı´na ve Ankara Başsavcılığı´na
başvurdu. Ancak ´Okula dönerse yeni sorunlar yaşar´ diyerek şikâyetlerini geri
çekti.
Sağun´un ayrıldığı Sancaktepe İlköğretim Okulu Müdürü Ülkü Kaya da öğrencinin
okul öncesinden sağlık sorunları olduğunu, ellerinde buna ilişkin raporlar
bulunduğunu belirtti.
Kaynak : Milliyet
Uykusuzluğa işte çözüm
Düzenli uyku uyumak çok önemli.
Uykusuzluk, vaktinde uyumamaktan
kaynaklanıyor
Bursa Şevket Yılmaz Devlet Hastanesi Başhekimi Opr. Dr. Osman Naci Çelik,
uykusuzluk sorununun az uyumaktan değil, vaktinde uyumamaktan, hatta gereğinden
fazla uyumaktan kaynaklanmakta olduğunu söyledi.
Uyku saatlerini değiştirmeden günde 6-7 saatten fazla uyunmaması gerektiğini
ifade ederek, uykunun hayatımızda her şeyin düzene konulduğu önemli bir süreç
olarak yaratıldığını hatırlatan Çelik, 48 saat uykusuz bırakılan yükseköğrenimli
kişilerin, ilkokul çocuklarına öğretilen matematik işlemlerini bile
yapamadıklarının görüldüğüne dikkat çekti.
Kaynak : Bursa, Cihan
Çocukerkil aileler
Ataerkil aileden, çocukerkil aileye geçiş yaşanıyor
Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar
Genel Müdürü Doç. Dr. Ayşen Gürcan, kent merkezlerinde, ataerkil aileden
çocukerkil aile yapısına doğru bir geçiş görüldüğünü belirterek, “Artık
ebeveynler, yaşayacakları semtleri, yaşam biçimlerini, tercihlerini çocuklarına
göre belirliyorlar” dedi.
Doç. Dr. Ayşen Gürcan, birlik ve beraberliğin örgütlendiği, kültürlenmenin
oluştuğu, hayata bakış tarzının belirlendiği aile kurumunun, son yıllarda bir
değişim geçirdiğini kaydetti.
Geniş ailelerin yerini kentsoylu ailelere bıraktığını, hatta kent merkezlerinde
ataerkil aileden çocukerkil aile yapısına doğru bir geçiş görüldüğünü ifade eden
Doç. Dr. Gürcan, şunları söyledi:
“Burada erkillik, gücün noktasını değil, göreliği belirler. Ataerkil
dediğimizde, ataya göre diğer aile fertleri biçim alır. Çocukerkilde ise anne ve
babanın rolüyle evdeki ilişkiler, çocuğa göre biçim alır. Artık ebeveynler,
yaşayacakları semtleri, yaşam biçimlerini, tercihlerini çocuklarına göre
belirliyorlar.”
Doç. Dr. Gürcan, toplumun bir araya gelmesinde en önemli birimlerden biri olan
ailenin, hem sorunların kaynağı, hem de çözüm yeri olduğunu ifade ederek,
“Toplumsal bir sorun varsa dayandığı yer,en nihayetinde ailedir. Sorunu çözmek
için hareket noktası da aile oluyor” dedi.
Sorunsuz bir hayat olmadığını belirten Doç. Dr. Gürcan, bireysel ve sosyal
sorunların üstesinden gelebilen, problem çözme yeteneği gelişmiş ailenin “güçlü
aile” olduğunu vurguladı.
Göç, istihdam, ekonomik durum, teknoloji, nüfus artışı, paylaşılankaynakların
kıtlığının, aile kurumunu etkilediğini anlatan Doç. Dr. Gürcan, boşanma
oranlarının arttığını, evlenme oranlarında ise ciddi bir azalma görüldüğünü
ifade etti. Doç. Dr. Gürcan, araştırmaların, aileye bir fert olarak giren TV’nin
aile içi ilişkileri belirlemede aktif bir rol oynadığını ortaya koyduğunu
bildirdi.
Aile ve çocuk eğitiminin, eşler arası diyalogun, eş seçiminin, sağlıklı aileler
oluşmasında önemli rol oynadığını belirten Doç. Dr. Gürcan, sözlerini şöyle
sürdürdü:
“Kültürel farklılıklar, boşanmaya neden olan unsurlardan biri. Buaçıdan eş
seçimi ve evlilik öncesinde farkındalığın artırılması çok önemli. Eşlerin asgari
müşterek dediğimiz koşulları önceden belirlemişolmaları gerekiyor. Eşler
arasındaki diyaloğu artıran unsurlardan biri, karı kocanın kendi rollerine
ilişkin kabullenişleri ve bunu birbirlerine beyan edişleridir. Eşler arasındaki
dengenin bir reçetesiyok. Reçete, iki kişinin anlaşma sınırlarını bulmasıdır.”
AİLE EĞİTİM SETİ
Doç. Dr. Gürcan, sivil toplum örgütlerinin, devlet kamu kurumlarının, kitle
iletişim araçlarının ve medyanın aile kurumuna destek verecek çalışmalar
konusunda üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmeleri gerektiğini
söyledi.
Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğünün, aile danışmanı yetiştirmek için
formasyon programı hazırlamayı hedeflediğini anlatan Doç. Dr. Gürcan, Aile Okulu
Projesi’ni geliştirerek daha çok kişiye ulaşmak istediklerini kaydetti.
Aileye yönelik eğitim programlarının yaygınlaştırılması için çalışmaların
sürdürüldüğünü belirten Doç. Dr. Gürcan, “Bu amaçla eğitim seti hazırlayacağız.
Gelecek yıl her aileyi ilgilendirecek 100 temada, yaygın eğitim tasarımına uygun
yayınlar yapmayı planlıyoruz” diye konuştu.