ÇOCUKLARDA DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI ( NEDENLERİ VE TEDAVİSİ )
1. KEKEMELİK :
Kekemelik, yaşına ve lehçesine uygun gelişimsel olarak çıkartması beklenen
konuşma seslerini çıkartamaması, konuşmanın olağan akıcılığında ve zamanlama
örüntüsünde bozukluk olması durumudur (D.S.M. IV, 1994, S.48-49).
Tanım olarak üç tür kekemelikten söz edilir (Güleç, 1998, s.1074):
1. Kronik kekemelik: Spazmodik olarak harf ya da hece yinelenir.
2. Tonik kekemelik: Sesin kesilmesidir.
3. Diğer kekemelikler: Palialik (söylenecek kelimeyle ilişkisi olmayan harf
tekrarı) ve atonik kekemelik (ses çıkarmanın aniden kesilmesi)dir.
Hastalık genellikle 12 yaşından önce çoğunlukla 2-7 yaşları arasında başlar.
2-35 yaşalar arasında başlayan kekemelikler genellikle geçici olmaktadırlar.
Çocuklarda düşünce hızının konuşma hızını geçtiği bu yaşlarda henüz yetersiz
konuşmayla ile düşünce ifade edilememekte bu nedenle konuşma bozukluğu ortaya
çıkmaktadır. Buna fizyolojik kekemelik denir. Bu durum her çocukta görülmemekte;
ancak konuşma bozukluğuna yatkın olan çocuklarda rastlanmaktadır (Öztürk, 1969,
s.388).
Kekemeliğin ruhsal durumlarla yakın ilgisi olduğu çeşitli gözlemlerlerle
belirlenmiştir. Nitekim, kekemelikte gırtlak, ses telleri, ağız veya dil gibi
konuşmayla ilgili organlarda hiç bir bozukluk saptanmamıştır (Yörükoğlu, 1988,
s.237).
Bozukluğun şiddeti, kişinin içinde olduğu duruma göre değişir. Kekemelik stresin
yoğun olduğu durumlarda artar. Konuşma çok yavaş veya çok hızlı olabilir.
Genellikle, şarkı söylerken ve şiir okurken kekeleme olmaz. Ağır durumlarda
tekrarlayan vücut hareketleri, konuşmaya eşlik eder. Örneğin, elini, dizini,
masaya vurma gibi (Öztürk, 1994, s.440).
Kekelemeye kötü bir huy diye bakmak yanlıştır. Bir hastalık, hele hiç değildir.
Kekeleme, bir belirtidir. Temelde yatan hastalık, bir korku nevrozudur, kekeme
de bu nevrozun psikosomatik belirtisidir (Zulliger, 1991, s.133).
Nedenleri :
Çeşitli varsayımlar olmasına karşın, bozukluğun oluş nedeni bilinmemektedir.
Psikojenik, organik, genetik ya da çevresel bir kaç etkenli bozukluk olduğu
kabul edilmektedir (Güleç, 1998, s.1074).
Araştırmacılar, kemeliğin başlamasında aşağıdaki sebepleri sorumlu
tutmaktadırlar (Yavuzer, 1984, s.221):
a. Çocuğun zekasının yeterli olmayışı ve daha zor ve yetersiz öğrenmesi,
b. Hareket artması, huzursuzluk ve kelimelerin mafsallanmasındaki zorluklar.
c. Çocuğun başarılı olması için çevresinden ve özellikle ana-babasından gördüğü
zorlanma, buna karşı, çocukta sıkıntının geliştirilmesi
d. Sol elini kullanmak üzere yaratılmış olmasına rağmen, çocuğun ille de sağ
elini kullanması için zorlanması.
e. Ana-babanın aşırı mükemmelliyetçi bir karakterde olması, hoşgörü eksikliği,
gereğinden fazla bir disiplin uygulanması.
Kekeme çocukların ailelerinde, ana-*babalarının aşırı titiz ve kuralcı olduğu
gözlenmiştir. Bu ana-babaların çocuklarından beklentileri çok yüksektir. Çocuğu
sürekli denetim altında tutarlar. Konuşmasına aşırı önem verirler (Yörükoğlu,
1988, s.236).
f. Obsessif- saplantılı kişilik yapısı, uygunsuz bir fizik yapı, belirli kan
grupları,
g. Belirli bir sosyal çevre,
h. Çocuğun cinsi, erkek çocukların kızlara göre daha fazla etkilendiği
bilinmektedir.
Kekemeliğin başlamasında korku en büyük rolü oynamaktadır. Halk arasında da bu
kanı yaygındır. Aile, kekeleyen çocuğa daha sorulmadan "hiç bir şeyden de
korkmadı ki, niye oldu anlayamadım" diye dile getirmektedirler (Öztürk, 1969,
s.388).
Okula başlama, bir çok durumda kekemeliğin başlamasıdır. Bazı çocuklar uzun süre
yeğlerler, bazıları ise bozukluğa karşın, konuşmayı sürdürürler (Güleç, 1998,
s.1075).
Aile ve ikiz çalışmalarında bu çocukların akrabaları arasında kekemelik oranının
%12-19 gibi genel topluma göre, 23 kat daha fazlası oranlarda bildirilmesi,
bozukluğun nedenlerini açıklamada kalıtım etkisi olacağını göstermiş tir (Güleç,
1998, s.1074).
Tedavisi:
Kekemeliğin tedavisinde ilk önce bireyle görüşülerek onun psikolojik durumu
hakkında bilgi edinilir. Kekemeliğin altında yatan psikolojik faktörler ortaya
çıkarılarak buna yönelik tedaviler uygulanır (Yörükoğlu, 1988, s.228).
Çocuğun düzgün konuşması için sürekli zorlanmaması, konuşurken, sabırla
dinlenilmesi, konuşmasının kesilmemesi; zaten kolaylıkla oluşan yetersizlik
duygusunu pekiştirici tutumlarda (alay etme, utandırma, zorlama gibi)
kaçınılması gerekir (Öztürk, 1969, s.389).
Ailenin aşırı titiz, düzenli, denetimci ve kuralcı tutumu gevşetilmelidir.
Psikoterapi 8-9 yaşlarından küçüklerde oyun, daha büyük çocuklarda konuşma
yoluyla uygulanır. Kekemelik tedavisinde ama, yalnız kekemeliğin geçmesi
değildir. Çünkü kekemelik, inatçı ve süregen bir belirtidir. Toplum içinde
çocuğu güç durumda bırakır, çocuğun benlik saygısını zedeler. Tedavinin esas
amacı, benlik saygısını korumaya yönelik olmalıdır. Genellikle bu çocukların
önemli olumlu özellikleri vardır. Bunları bulup, çıkarıp, dikkatini ve ilgisini
bu olumlu yönlerine çevirerek, kekemeliğine önem vermemesi, öğretilmelidir.
Verilen önem azaldıkça kekemelik de giderek hafifler.
Konuşma tedavisi 6-7 yaşından büyük çocuklarda en etkin tedavi yöntemidir (Öztürk,
1969, s.389).
Ruhsal sağaltım çabalarının konuşma araştırmalarıyla bir arada yürütülmesinin
pek çok vakada yerinde bir davranış sayılacağı kuşkusuzdur (Zulliger, 1991,
s.133).
Kekeme çocukların kendilerine göre bir psikolojileri vardır. Bu çocuklar,
özellikle kendi kekemeliklerinden, etkilenirler. Dikkatleri kendilerine dönük
olur. Özellikle kendi seslerini ve konuşmalarını takip ederler, grup içinde
oldukları zaman huzursuzluk ve sıkıntıları ve konuşmalarındaki tutukluk daha da
artar. Oyunlara iştirak etmez ve yalnızlığı seçerler. Alıngan, inatçı ve karşı
çıkıcı olur. Bu huyları ile ebeveynleri ile aralarındaki gerginlik ve sürtüşme
giderek artar. Sabırlı ve düzenli bir tedavi, hoşgörü bu konuşma kusurunun
önemli ölçüde düzelmesini sağlar (Yavuzer, 1984, s.222).
İyileşme tipik olarak 16 yaşından önce olur ve %60'ı kendiliğinden iyileşir
(Güleç, 1998, s.1076).
2. ENÜRESİS (ALTINI ISLATMA) :
Enüresis, tekrarlayıcı nitelik taşıyan istem dışı idrar kaçırma olarak
tanımlanabilir (Öztürk, 1994). Kısacası normal gelişmekte olan bir çocuğun 4-5
yaşlarından sonra altını ıslatmasına enüresis denir (Yavuzer, 1995, s.154).
Genellikle çocuklar, mesane kontrolü gerçekleşinceye kadar yani ortalama olarak
2-3 yaşlarına kadar geceleri altını ıslatırlar. Gündüz kontrol, iki yaş
dolaylarında, gece kontrol ise 3,5-4,5 yaşları arasında kazanılır (Yavuzer,
1997, s.247).
Enüresisi genellikle 4 kısımda görmek mümkündür. Bunlar:
1. Nocturnal (yalnız gece altını ıslatanlar): Bunlar genellikle ya yattıktan
biraz sonra ya da sabahleyin kalma zamanlarında altını ıslatırlar. Bunlar
bireysellik gösterirler.
2. Diurnal (yalnız gündüz altını ıslatanlar): Bunlar genellikle, ya müsaade
almaktan utanacak kadar çekingen, ya da kasıtla altını ıslatmak isteyen
çocuklarda görülür.
3. Cronic (kronik): Hem gece hem de gündüz altını ıslatanlar.
4. Ara sıra altını ıslatanlar: Bunlar genellikle hastalıklarda hastalık sonucu
dikkat çekmek için yeni bir kardeş doğduğu zaman kıskançlık sonucu görülür
(Çağlar, 1981, s.191).
Enürezisin birincil ve ikincil olmak üzere iki alt tipi vardır. birincil
enüresiste idrar tutma hiç bir zaman sağlanmamıştır. İkinci enüreziste ise en az
bir yıl süre ile idrarı tutma sağlanabilmişken, bu kontrol sonradan
kaybedilmiştir.
5 yaşındaki erkeklerin %7, kızların ise %3'ünde enüresiz vardır (Güleç, 1998,
s.1157). Bir kişiye enuresis teşhisinin konabilmesi için takvim yaşının en az 5
olması, en az 3 ay süreyle haftada iki kez ortaya çıkan idrar kaçırma durumunun
olması ve bu durumun toplumsal bozulmaya sebep olması gerekir (DSM-4, 1994,
s.64).
Nedenleri :
Altını ıslatma ya organsal ya da ruhsal bir nedene dayanır. Böbrek, bağırsak
bozuklukları ve ağır uyku, organsal nedenlerdendir. Ruhsal nedenler ise oldukça
karmaşık ve çeşitlidirler. Altını ıslatma, duyulan bir kaygının dolaylı anlatımı
: anneye babaya karşı duyulan öfkenin, kinin bilinç dışı yolla dışa vuruşu
cinsel karmaşaların çözümü amacıyla başvurulan bilinçsiz bir savunma mekanizması
ve heyecansal olgunluk yetersizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır (Bakırcıoğlu,
1976, s.254).
Enüresisin doğası nedeniyle psikodinamik nedenlerle ilgili yorumlar da
yapılmıştır. Bu varsayımlar, genellikle olgu sunularından ya da kuramsal
bilgilerden çıkmaktadır. Kardeş doğumu ile başlayan ikincil enüresis, bir
regresyon belirtisi olabilmekte, bazen enüresis, kardeşe duyulan saldırgan
duyguların ifadesi, bazen de aşırı temiz, titiz, düzenli bir annenin baskılı
tuvalet eğitimine karşı pasif agresif bir tepki niteliği taşıyabilmektedir.
Ailede ölümler, ayrılıklar, geçimsizlik, hastalılar ya da okulda başarısızlıklar
gibi yaşam olaylarının yaratacağı anksiyete enüresis ile ifade edilebilir.
Ailenin aşırı koruyucu ve hoşgörülü tutumu ile çocukta bebeksi kalma eğilimi,
enüresis belirtisi ile kendini gösterebilir (Güleç, 1998, s.458).
Enüresis, sosyo-ekonomik düzeyi düşük olan aile içinde yeterli duygusal
etkileşimden yoksun, nörotik ve uyumsuz çocuklarda daha çok rastlanır. Çeşitli
ruhsal etkenler oluşunda başlıca neden olarak sayılabilir. Yaptığımız
incelemeler, alt ıslatma sorunuyla çocuğun duygusal dünyası arasında yakın bir
ilişki olduğunu ortaya koymaktadır (Yavuzer, 1997, s.248).
Yapılan araştırmalar, enüresiste ailesel bir yatkınlık olduğu görüşünde
birleşmektedir. Enüretik çocukların %75'inin birinci dereceden akrabalarında
devam eden ya da geçmişte enüresis bulunduğu bildirilmiştir (Güleç, 1998,
s.1158).
Tedavi :
Enüresis bir çok nedenle, ve değişik psikodinamik etkenlerle ortaya çıkan bir
belirti olduğu için, tedavisinde değişik yöntemler kullanılmaktadır. Hangi
yönteme en iyi cevap alınabileceği önceden kestirilemez. Bu nedenle bir kaç
yöntemin birlikte uygulanması daha yararlı görülmektedir (Öztürk, 1969, s.386).
Gece altını ve yatağını ıslatan çocuklara anne ve babaların alacakları ilk
tedbir: bu çocukları bu alanda uzman bir hekime göstermektir (Aytuna, 1976,
s.222).
Enüresisin organik, biyolojik bir nedeni olmadığı anlaşıldıktan, psikolojik
olduğuna karar verildikten sonra, tedavi başlar.
Enüresisin tedavisinde uygulanan yöntemler:
1. Aileye danışmanlık veya aile tedavisi: Çocuğun işemesine karşın ailenin
duygu, düşünce ve davranışları incelenmelidir. Örneğin, öfke, utanç, usanç,
duyabilirler ve çocuğu cezalandırırlar, utandırır, kardeşleri, arkadaşlarıyla
kıyaslayabilirler. Bazı aileler tam tersine enüresisi destekler bir tutum içinde
girebilirler. Çocuğu bezler ve sabahleyin bezini değiştirirken, öper ve
severler. Her iki tutumun da zararlı olduğu, cezanın da sevecenlikle
ödüllendirilmenin de doğru olmayacağı açıklanmalıdır.
2. Davranış tedavisi: Dış yayınlarda idrar alarmı denilen bir yöntemden,
yararlanıldığı ve iyi sonuçlar alındığı bildirilmektedir. Yatak ıslanır
ıslanmaz, bir zil çalmakta ve çocuk uyanarak tuvalete gitmektedir. İdrar
kesesinin tonusunu ve kapasitesini artırmak için, çocuğa çişi geldiği zaman, bir
süre tutması öğretilir ve bir süre, giderek artırılır. Bunun yanısıra bir takvim
tutması, her güne kuru ya da ıslak kalktığına göre bir işaret koyması
istenmektedir. Yazma bilmeyenler, güneş, yağmur resmi ile, bilenler, yazı ile
belirtebilirler. Bu işaret, kesinlikle çocuğun kendisi tarafından konulmalıdır.
Haftalık kontrollerde güneşler, yani kuru günler çoksa kendisi ile onun istediği
bir oyunu oynamakla ödüllendirilmektedir. Ödülün niteliği çocuğun kişiliğine,
yaşına, sosyo-kültürel düzeyine uygun olmalıdır (Öztürk, 1969, s.386).
Uyku derinliklerini azaltan ve sidik torbasına büzücü etki yapan bu ilaçların
4-6 hafta arasında uygulanması, gece işemelerinin %70-80'inde etkili olmaktadır.
İlaç bırakıldıktan sonra da kazanılan alışkanlık bozulmamaktadır (Yörükoğlu,
1983, s.250).
3. Psikoterapiden yararlanılmalıdır (Öztürk, 1969, s.386).
4. İlaçlar: Çocuğun altını ıslatmasını azaltan bazı ilaçlar vardır (Çoc. Büy. ve
Gel., s.70). Uyku ve derinliklerini azaltan ve sidik torbasına büzücü etki yapan
bu ilaçların 4-6 hafta arasında uygulanması, gece işemelerinin %70-80'inde
etkili olmaktadır. İlaç, bırakıldıktan sonra, kazanılan alışkanlık,
bozulmamaktadır (Yörükoğlu, 1983, s.250).
Altlarını, ıslatan küçük çocukların uykularının da dikkatle takip edilmesi ve
iyice incelenmesi, tedbir almada faydalı olur. Bazı çocuklar, çok derin uyurlar.
İhtiyaç anında uyanamadıkları için ,altlarını ıslatırlar. Bazı çocuklar ise fena
ve korkunç rüyalar gördükleri için sakin sakin uyuyamazlar; uykuları esnasında
gördükleri rüyalar, dolayısıyla altlarını ve yataklarını ıslatırlar.
Bu çocuklardan derin uykulu olanlara kaşı alınacak tedbirler; onları gündüz
uykusuna alıştırmak olmalıdır. Bu taktirde, bu çocukların gece uykuları biraz
daha sığ ve hafif olur; ihtiyaç anında daha kolay uyanabilirler.
Yataklarını ıslatan çocukların, geceler; iyice örtünmeleri, bellerini açıp,
üşütmemeleri için iyice sarmaları ve gece kıyafetlerinin düzgün olması; ailenin
devamlı suretle gözeteceği tedbirlerden biridir (Aytuna, 1976, s.223-224).
Kafein, idrarı artıran bir ilaçtır. Enüretik çocuğa her ihtimale karşı kola türü
içecekler ile çay ve kahve vermemek yerinde olur (Çoc. Büy. ve Gel., s.72).
Sık sık tekrarlanan her davranış, kolaylıkla alışkanlık olabilir. Enüresis için
de aynı şey geçerlidir. Bu nedenle de öğrenilmiş davranış kalıplarını yıkan
teknikler yardımcı olabilir. Yatma zamanı ve uyum alışkanlıklarının herhangi
birini, (yatağın pozisyonu, yatak kıyafetleri vb ) değiştirmek yararlı olabilir
(Çoc. Büy. ve Gel, s.73-74).
3.ENKOPRASİS (DIŞKI KAÇIRMA) :
Çocuğun kakasını tutma ve bırakma işlevini kontrol edebileceği yaşa gelmiş
olmasına karşın, istemli ya da istemdışı olarak kakasını uygun olmayan yerlere
bırakma ile belirlenen bir bozukluktur. Çocuk, hiç kontrol geliştirmemişse,
birincil enkopresis; en az bir yıl kontrol edebildikten sonra, kakasını kaçırma
başlamışsa, ikincil enkopresis denir. Genellikle gündüz uyanıkken daha sık olur.
İkincil enkopresis, 4-8 yaşları arasında başlar. Ülkemizde oldukça sık görülen
bir bozukluktur. Erkeklerde kızlardan üç defa daha sık görülmektedir (Öztürk,
1969, s.387).
Enkopresis tanısının konulabilmesi için, istemsiz ya da amaçlı olarak, yineleyen
bir biçimde dışkının uygunsuz yerlere yapılması en ez 3 ay süreyle, ya da en az
bir kez böyle bir olayın olması. Takvim yaşının en az 4 olması veya eşdeğer bir
gelişim düzeyinde olması göz önüne alınmıştır. (D.S.M. IV).
Nedenleri :
Sözkonusu bozukluk, değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Yetersiz tuvalet
eğitimi verilmemesi ya da bu eğitime yeterli yanıt alınamaması şeklinde
olabilir. Bu durumda bağırsak kontrolü hiç kazanılmamıştır. İkinci şekilde ise
ruhsal bir bozukluğa bağlı olarak, fizyolojik bağırsak kontrolü anormal olmasına
karşı bir isteksizlik, direnç ve başarısızlık vardır. Fizyolojik olarak dışkıyı
tutamamanın sonucu ortaya çıkan son durumda ise, bağırsak içeriğinin birikmesine
bağlı olarak kaçırma ve uygunsuz yerlere dışkılama, görülebilir (Güleç, 1998,
s.1162).
Enkopresisin ortaya çıkışında barsak işlevlerinde yapısal bir bozukluk
olabileceği gibi, tuvalet eğitiminin yanlış verilmesi ve psiko-dinamik etkenler
etkili olmaktadır. Tuvalet eğitimine erken başlanılan çocuklarda enkopresis
görülebilmektedir. Çünkü, yeterli kas gelişimi olmadığı için bu durumu çocuk
engelleyemez. Ayrıca aşırı disiplin uygulayan anneye karşı, bir tepki şeklinde
de ortaya çıkabilmektedir (Öztürk, 1994, s.439).
Başka türlü dışa vuramadığı saldırganlık duygularını bu yolla ifade ediyor
olabilir (Öztürk, 1969, s.387).
Yeni bir kardeşin doğumu, anneden ayrılık, korkutucu olaylar hastaneye yatış,
anaokuluna gidiş gibi tedirgin edici durumlar, çocukta bir gerilemeye yol açar.
Bu çocukların, annelerinin, temizlik ve titizliğe önem verişleri ve
cezalandırıcı tutumları özellikle dışkılamada belirgindir. Dışkıların çocuğun
annesiyle arasındaki bozuk ilişkiyi gösteren bir durum olarak da
değerlendirilebilir (Yörükoğlu, 1983, s. 250).
Tedavisi :
Enkopresis, çocuğu utandıran, benlik saygısını zedeleyen, sosyal yaşamını,
arkadaş, aile ilişkilerini bozan bir belirti olduğundan tedavi büyük önem taşır
(Öztürk, 1969, s.387).
Çocuk, hangi nedenle olursa olsun, altını pisletmeye başlarsa, bunun bir
alışkanlık haline gelme olasılığı, vardır. Bu duruma sert tepki göstermek,
sorunu artırır ve bir kısır döngüye neden olur. Bununla birlikte, ilk evrelerde
sadece sorunun kaynağındaki fiziksel nedeni, tedavi etmek yeterli olabilir.
Altını pisletmeyi sürdüren çocuklar için izlenebilecek bazı öneriler aşağıda
verilmiştir (Çoc. Büy. ve Gel., s.78).
Okul durumuna göre, sabahçı ise öğleden sonra, öğlenci ise sabahleyin kakası
gelsin gelmesin tuvalete oturması ve kakasını yapıncaya kadar beklemesi,
gerekirse bunu günde bir kaç tekrarlaması; ancak kakasını yapmamışsa, başka bir
şey (oyun, ders, yemek gibi) yapmaması istenir. Bir hafta-10 günlük takvim
tutup, her günkü durumu not etmesi ve tekrar etmesi istenir. Dışkısını
tutabildiği günlerin sayısı artmışsa, kendisi ile oyun oynanır. Uygun biçimlerde
ödüllendirilir (Öztürk, 1969, s.388).
Çok lifli diyet veya yumuşatıcı ilaçlar kullanılarak çocuğun bağırsaklarını
mümkün olduğu kadar boşalttığından emin olun. Kabızlık çeken veya bağırsakları
çok dolu olan bir çocuğun bu sorunu aşması zordur. Altını pisleten çocuklar,
kirli iç çamaşırını temizlemelidir. Bu bir, ceza olmayıp, sorunun daha çok
farkına varmalarına ve bundan kurtulmak için daha istekli olmalarına yardımcı
olmanın bir aracıdır. Altını pisleten çocuklar, temizleme işini sıkıcı
buldukları için konuya duyarlı olmayı öğrenirler.
Başarının fazlasıyla ödüllendirilmesi, altını pisleten çocuklarda kolayca
gelişen, güvensizlik ve başarısızlık duygularını engellemede yardımcı olacaktır
(Çoc. Büy. ve Gel. S.79).
Tıbbi müdahale, uygun bir rejim ile birlikte dışkının kontrolü için lavman,
laksatif ve fitil kullanarak, feçes ile doğrudan fiziksel kontrolü sağlamaya
çalışılır (Yavuzer, 1997, s.257).
Çocukları, küçük yaşlarından itibaren, temizliğe alıştırmak ve bu işi ölçülü ve
planlı bir şekilde yapmak, çocuğun karakterine ters bir istikamet vermemek için
büyük bir sabırla çalışmak, çocuğun özelliklerine göre en doğru tedbirleri
almaya dikkat etmek gerekir (Aytuna, 1976, s.230-233).
Altını pisletme 4 yaşından sonra her çocuk için çok ürkütücü bir sorundur ve
ciddi olabilecek duygusal sonuçlarının önlenmesi için etkin bir tedavi
gerektirir. Tedavi sağlanmazsa, kolaylıkla psikolojik sarsıntıya yol açabilir.
Bu nedenle bir uzmanın yardımına başvurmakta gecikmemelidir (Çoc. Büy. ve Gel.,
s.79).
4. PARMAK EMME:
Normal çocuklarda herhangi bir psiko-patolojik etken olmaksızın 3-4 yaşlarına
kadar görülen bire olgudur. Bebeklerin çoğu başparmaklarını ya da diğer
parmaklarını emerler. Zararsız bir davranış olan parmak emmeye hemen bebeklerin
tümünde rastlanmak mümkündür (Yavuzer, 1994, s.257).
Doğumu takiben ilk 3-4 ayda normal olarak bir çocuğun yeme ve içmesi için tek
yol emmedir. Birinci yılın sonuna kadar emme esas yol olarak kalır. Çocukların
bu faaliyetten belli bir şekilde ve derecede zevk aldıkları görülmektedir. Emme
refleksinin sıklığı değişir. Birçok çocuğun beslenme sonrasındaki emmeden yeteri
kadar doygunluk elde ettikleri görülür. Ağız hayatta haz kaynağı olarak kalır.
Bu faaliyet erken çocuklukta emme, çocuklukta sekiz çiğnemek, tırnak ısırmak,
gençlikte sigara içme, öpme ve hafif ısırma şeklini alır. Başparmağın, emme
objesi olarak seçilmesi muhtemelen rastlantıdır. Başparmak genç çocuğun rasgele
yaptığı el hareketleriyle ağız ile temasa gelmesiyle başlamaktadır. Bu sırada
faaliyet zevke verici bulunuyor ve bundan sonra da zevk kaynağı olarak devam
ediyor (Çağlar, 1981, s.55).
Nedenleri :
Yeni doğan bebekler, parmak emmeyi daha anne rahminde öğrenir bulunmaları ve
doğuştan sahip oldukları en güçlü reflekslerden biri emmedir. Bazı bebekler yeni
dişlerin çıkması, bazıları da zorlukla karşılaştıklarında utanma ve sıkılma
belirtisi olarak parmaklarını emerler (Yavuzer, 1994, s.258).
İlk bir yaş içinde bebeklik dönem,inde çocuk doğal olarak parmak emebilir. Daha
çok başparmağını hatta bazen ayak parmağını bile emebilir. Bu davranışın,
çevreyi tanıma ve keşfetme ihtiyacından doğduğu kabul edilebilir. Parmak emmenin
temelinde anne-çocuk ilişkisindeki yetersizlik ve çocukta güven duygusunun
yeterince gelişmemiş olduğuna ilişkin görüşler vardır (Aydoğmuş, 1993, s.142).
Ayrıca parmak emmenin uykuyla sıkı bir ilgisi vardır. Bir çok çocuk parmaklarını
uykulu oldukları ve uykuya daldıkları zaman emerler. 2 yaşındaki çocukların bir
kısmı uykuya dalarken parmaklarını ağızlarına almak için direnirler. 3 yaşında
bu alışkanlık uyku sırasında kendiliğinden kaybolabilir (Çağlar, 1981, s.57).
Parmak emmenin gıda almak kadar duyguların da doymasına hizmet eden bir keyfiyet
olduğu hakkında delil olarak gösterilmektedir. Bilindiği gibi her bebek bir
devre parmak emer ve bu gayet tabi olarak görülmelidir. Ancak 1 yaşını geçtiği
halde, büyük miktarda parmak emmeye devam eden çocuklarla ilgilenmek icap eder (Enç,
1959, s.12).
Tedavisi :
Anne-babaya parmak emmenin zararsız bir faaliyet olduğu açıkça anlatılmalıdır.
Küçük yaşlarda çocuklarda uygun beslenmelidirler. Çocuğun beslenme şekli de
önemlidir. Bu alışkanlığından vazgeçirmek için şiddet kullanmak, hiçbir fayda
getirmez. Vazgeçirilemiyorsa, belli bir süre başka bir yerlere götürmek faydalı
olacaktır (Aytuna, 1976, s.236).
Sürekli parmak emme, alışkanlığında psikolojik sorun ve gerginliklerin bir
sonucu olarak gelişebilir. Parmak emme alışkanlığı karşısında anne-babanın
yapacağı en sağlıklı yaklaşım, olayı telaşa kapılmadan sabırla karşılamak ve
ilgilenmekten kaçınarak çocuğa bu alışkanlığın, bebekçe bir davranış olduğunu,
başkalarının gözüne hiç görünmeyeceğini, basit bir dille anlatmaktır (Yavuzer,
1994, s.257).
Çocuğa alıştığı parmak emmeden aldığı hazdan daha kuvvetli ve eğlendirici
bilhassa ellerini kullanmaktan suretiyle yapılacak bazı meşgaleler vermek
olabilir (Aytuna, 1976, s.236).
5. TIRNAK YEME :
Ruhsal gerilim, sıkıntı veya saldırganlık duygularının açığa vurulmadığı
durumlarda, çocuğun kendi kendine yönelik saldırganlık dürtüsünün bir belirtisi
kabul edilir. Huzursuz çocuklarda sıklıkla rastlanır (Aydoğmuş, 1993, s.143).
Tırnak yeme, daha çok sinirli çocuklarda ve dişlerin çıkmaya başladığı
dönemlerde görülmektedir. 7-8 ve daha ileri yaşlarda da görülebilen tırnak yeme,
özellikle çocukların ellerinde herhangi bir iş ya da oyunla uğraşmadığı
zamanlara görülmektedir (Bakırcıoğlu, 1976, s.253).
Bu hal çocuklarda genelde uyku bozuklukları ve hareket huzursuzluğu ile beraber
bulunur. Çocuk bu yoldan iç huzursuzluğunu başlatmaya çalışır. Aşırı bastırıcı
bir ana-baba veya sert bir öğretmenin etkisinde kalan çocuklarda daha sık
rastlanır. Saklı kalmış bir saldırganlığı yansıttığı kabul edilir. Daha çok,
kendini suçlayan ve öfkesi içine dönük kişilik yapılarında görüldüğü söylenir (Yavuzer,
1984, s.224).
Nedenleri :
Tırnak yeme, bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilebilir. Aile içinde
aşırı baskıcı ve otoriter bir öğretimin uygulanması, çocuğun sürekli olarak
azarlanması, eleştirilmesi, kıskançlık, yetersiz ilgi ve sevgiyle sıkıntı ve
gerginlik tırnak yemeye neden olan başlıca etkenler arasında sayılabilir.
Çocukların hemen yarısında görülen bu modelin çocuk tarafından taklit edilmesi
de bir etken olabilir (Yavuzer, 1997, s.259).
Tırnak yeme büyük bir ihtimalle parmak emmede olduğu gibi, psikolojik çevredeki
hoşnutsuzluklardan kaynaklanmaktadır. Evdeki mevcut gerilimleri azaltmaya
yöneliktir (Çağlar, 1981, s.60).
Tedavisi :
En etkili tedavi yöntemi, 3-4 yaşlarına kadar, anne-baba tarafından görmezlikten
gelinmesidir. Çocuğun bu alışkanlığı kazanmasına neden olan etkenler saptanarak,
konuya çözüm getirilebilir. Ancak, çocuğun kendisini güvensiz hissetmesi ila bu
davranış tekrarlayabilmektedir. Tırnak yemenin çirkinliği, çocuğun gururu
kırılmadan uygun biçimde anlatılabilmelidir. (Yavuzer, 1994, s.259).
Tırnak yiyen çocuklara eski hafif pamuk eldivenler giydirmek suretiyle, yatağa
yatırmak ve geceleyin tırnaklarını ısırmak veya yemek istediği zaman hatırlatıcı
olması konusunda yararlı olmaktadır. Parmak veya tırnağa acı ama zararsız
olmayan bir mayi de sürülebilir. Tırnağını ağzına götürdüğünde hatırlayıp acıyla
birleşince, tekrarlama olasılığı azalır.
Çocuğun bu alışkanlıktan vazgeçmesi için zorlanmamalıdır. Zorlama, alışkanlığı
tekrarlatabilir. Son olarak tırnak yemenin ısırmak suretiyle kötü bir alışkanlık
olmadığı ve bunu ,isteyen kimselerin kolaylıkla terk edebilmeleri, çocuklara ve
gençlere öğretilmelidir. Çocuk buna inandırıldığı zaman bundan daha çabuk
vazgeçecektir (Çağlar, 1981, s.61).
En iyi tedbir:Çocuklara ellerini devamlı surette meşgul edecek işler vermektir (Aytuna,
1976, s.79).
6. ÇOCUKLUK OTİZMİ :
Bireyin dış dünyadan uzaklaşıp kendi iç dünyasına kapanması halidir. Otistik
durumda olan çocuk çevresindekilere ve olup bitenlere ilgisizdir. İnsanlarla
dolu bir odaya girse bile kendini yalnız hissedip ilişki kurmaktan çekinmektedir
(Öztürk, 1997, s.429).
Bütün otistik çocuklar, anne-babalarına ve diğer insanlara alışılmış ilişkiyi
göstermezler. Bebekten, gülümseme ve ebeveyn kucak açtığında beklenen yaklaşmayı
göstermede büyük eksiklik vardır. Anormal göz teması yaygın bir bulgudur.
Otistik çocukların sosyal gelişimi, bağlanma davranışının yokluğu ve
kişi-spesifik bağlanmada erken nisbi yetersizlik ile karakterizedir. Otistik
çocuklar, sıklıkla yaşamlarındaki çok önemli kişileri (ebeveyni, kardeş,
öğretmen) tanıyor veya ayırt ediyor gibi gözükmezler. Yabancı ortamlarda
kaldıklarında ve yalnız kaldıklarında ayrılık korkusu yaşamayabilirler.
Otizmi tipik özelliklerinden birisi, konuşmanın gecikmesidir. Ayrıca otistik
bireyde özgün konuşma bozuklukları mevcuttur. Konuşmalar da zamirlerin
karıştırılmasına da (örneğin ben yerine o) sık rastlanır.
Otistik çocuklar, sosyal çevrelerine ya da sosyal uyaranlara tepkisiz
davranırken, cansız nesnelere alışılmadık bağlanma gösterebilirler. Kendi
çevresinde dönme, nesneleri döndürme, ellerini kanat çırpma tarzında sallama,
parmak uçlarında yürüme, anlamsız, tekrarlayıcı, basmakalıp hareketler sık
görülür. Otistik çocuklar, kendilerine vurmak ya da kendi ellerini ısırmak gibi
kendilerine yönelik saldırgan davranışlar gösterebilirler.
Genelde duygulanım donuk olarak tanımlanır. Bununla birlikte alışılmamış
duygusal tepkiler sıktır. Yeni durumlarda panik gibi aşırı tepkiler
verebilirler.
Nedenleri :
Genel olarak otizmi ortaya çıkmasında kognitif bir bozukluğun rol oynadığı kabul
ediliyorsa da bunun biyolojik kaynağı henüz bilinememektedir. Yapılan biyo-kimyasal,
biyo-fizik, genetik, organik araştırmalar, farklı sonuçlar vermektedir.
Bu konuda yapılan araştırmalar çocukluk otizminin tek bir neden bağlı olamaya,
heterojen, biyolojik ve psikolojik etkenlerin ortaya çıkardığı gelişimsel
bozukluk olduğunu göstermiştir (Öztürk, 1997, s.430).
Tedavi :
Otistik çocukların tedavisinde psikanalitik tedavinin yerini giderek davranışçı
tedavi almış; bilişsel, sosyal ve dil gelişmesi için yapılan eğitime önem
verilmeye başlanmıştır. Tedavi süreci 2 basamak olarak gerçekleşmektedir.
1. Çocuğu otizminden çıkarmak
2. Var olan yeteneklerini kullanmasını ve çevreye uyumunu sağlamak.
Otistik çocuğun 3 önemli özelliğini kullanarak uygulayacağımız yöntem olumlu
sonuçlar verecektir. Bunu kısaca açıklamak gerekirse :
a. Bu çocuklar başka birisinin kendisine dokunmasında hoşlanmamakta,
kucaklanmaktan kaçınmaktadırlar.
b. Müzik ile çok ilgilidirler. En huysuz oldukları sırada müzik dinletildiğinde
yatışırlar.
c. Sallanmaktan çok hoşlanırlar. Kendi kendine sallanma, döndürme hareketine çok
rastlanır.
Bunları yaparken huzur içindedir. Çocuğu otizimden kurtaracak bu özellik şöyle
kullanılmaktadır:
Çocuklar çok hoşlandıkları ve kolay kabul ettikleri müzik ve sallanma uyaranları
aldıkları sırada hoşlandığı dokunma uyaranı almaya karşı direnç
göstermemektedirler. Kucaklayıp vücudunun çıplak bir bölgesi okşanırsa kaçınmaz,
giderek haz alırlar.
Daha sonra bu dokunma duyusuna karşı ihtiyaç duyup kendi dokunanı arama
davranışlarıyla bu hazzı istediklerini aramaya başlarlar. Böylece otistik duvar
delinmiş, insan ilişkileri başlamış olur. Her çocuğun otizimden çıkması için
geçen süre aynı değildir. Bazıları hiç çıkmazlar (Öztürk, 1997, s.430-431).
7. OKUL KORKUSU :
Çocuklarda okula gitmek istememe ve gitmeme durumu, bazı yazarlar tarafından
okul reddi, bazıları tarafından okul korkusu olarak isimlendirilmektedir. Çocuk
birden bire bir gün okula gitmek istemez. Zorlanmalar karşısında anksiyete
duyar; panik içinde girer, midesi bulanır, kusar, ağlar, gitmemekte direnir,
bazıları zorlamalara dayanamayıp yola çıkar, ya yarı yoldan döner, ya sınıftan
çıkar eve gelir (Öztürk, 1969, s.383).
Çocuk, neşesizdir, uykuya dalmakta güçlük çeker, iştahı kesilir, ödevlere karşı
ilgisi azalır, her sabah somatik bir belirti ile uyanır. Başı, karnı ağrır,
midesi bulanır. Bir gün okula gitmeyeceğini bildirir. Neden olarak, öğretmen
korktuğunu veya bir arkadaşının kendisini rahatsız ettiğini söyleyebilir. Çoğu
zaman evde rahattırlar. Şiddetli vakalarda çocuklar, evde de huzursuzdurlar.
Bağlı ve bağımlı oldukları aile bireyini (bu genellikle annedir) bir yere
bırakmaz, peşinde dolaşırlar (Öztürk, 1969, s.384)
Nedenleri :
Okul korkusunun kaynağı genelde anneden ayrılmak kaygısıdır. Bu davranış
bozukluğu bir aile nevruzu şeklinde görülmektedir. Böyle aile bireylerinin
birbirlerine karşı aşırı bağımlı durumları göze çarpar. Okul korkusu olan çocuk,
okula gittiği zaman anne-babasına bir şey olacağından korkmaktadır. Aşırı
bağımlı olan anne ve baba çocuğuna okulda bir şey olacağı kaygısını devamlı
yaşarlar. Bu durumda çocuğa karşı aşırı ilgi göstermeleri sonucunda çocuk,
bağımlı bir kişilik özelliği kazanarak, ileride uyum problemleri
yaşayabilmektedir. Çünkü onlarda birbirlerine aşırı bağımlı olmalarını istemekte
ve bu durumu desteklemektedirler (Öztürk, 1997, s.437).
Okul korkusu, geliştiren çocuklar, genelde başarı kaygısı olan, uslu, uyumlu,
aşırı onay bekleyen, ailesine bağımlı çocuklardır. Bu kişilik özelliklerine
sahip çocuklarda tetiği çeken bir etken hastalığı başlatır (Ailede Hastalık,
kardeş doğuşu, gibi).
Anne ve babanın disiplin konusundaki yetersizlikleri sonucu çocuğun egemenlik
duygusu artmakta ve kendi istekleri doğrultusunda davranmaya başlamaktadır.
Ayrıca çocuğun yabancı bir ortama girmesi de okul fobisini başlatabilir (Yavuzer,
1994, s.179).
Tedavisi :
Okula gitmediğinden dolayı, çocuğu suçlamaktan kaçınılmalıdır. Ona bu durumun
bir çok çocukta görüldüğünü, tedavi edilebileceği anlatılır. Onun güvenini
kazandıktan sonra her ne şekilde olursa olsun, okula gitmesi gerektiği, zaman
geçerse, bu korkuya derslerden geri kalmış olma korkusunun ekleneceği söylenir.
Okula ailesinden birisiyle gitmesi, çıkışa kadar onunla beraber okulda kalması
istenir. Bunun için okulla işbirliği sağlanmalıdır. Bir yandan da çocuğun
bireysel tedavisi, davranış ve oyun tedavisi ile sürdürülür. Aile tedavisinde
ailedeki kronik anksiyete, bağlılık, bağımlılık konuları ele alınır. Yaş, ne
kadar küçük ise tedaviye yanıt o kadar iyidir ve kısa sürede çocuk, okula döner
(Öztürk, 1969, s.384).
Okul korkusu çocuğun okuldan, sosyal faaliyetlerden, uzaklaşmasına neden
olduğundan, çocuğun akademik ve sosyal gelişimi önemli derecede etkilenmektedir.
Bu durum egemenlik çağlarında da devam ederse, çocukta ağır kişilik bozukluğuna
neden olacağından, bu çocukların erkenden tespit edilip, tedaviye gidilmelidir (Yavuzer,
1994, s.180).
8. ÇOCUKTA TİKLER :
Tikler, bir kas grubunda yinelenen ,istemsiz hareketlerle belirtilen bir
bozukluktur (Öztürk, 1969, s.389).
Tikler genellikle iç gerilimlerin ya da çatışmaların öncüleri ya da açık
belirtileridir. Bazen çocuk, her boynunu silkişle, kaşlarını, gözlerini
oynatışta iç yaşamdaki bir gerilimden kurtulma çabası içinde olduğunu
açıklayabilir (Yavuzer, 1994, s.260).
Tiklerin her çocukta oluş şekli ve sayısı bakımından farklılık vardır.
Genellikle,
a- Gırtlak temizlemek için yapılan hareketler,
b- Ağız ve dudak hareketleri,
c- Göz kırpmak, kaş oynatmak,
d- Burun çekmek,
e- Hızlı hızlı nefes almak.
f- Ses çıkarmak.
g- Boyun adalelelerini kasmak.
h- Burun kanatlarını oynatmak.
i- Parmak çıtlatmak, kolları germek, omuz silkmek,
j- Baş oynatmak, baş sallamak.
k- Atlamak, sıçramak,
l- Karın adalelerini gerip bırakmak gibi şekilleri vardır.
Çocukta bazen bu tiklerin birden fazlası bir arada bulunur. Çocuk bir süre sonra
bunların şeklini değiştirir (Yavuzer, 1984, s.223, s.224).
Nedenleri :.
Tik, genellikle erkek çocuklarda ve erken yaşlarda başlar, ruhsal nedenlerle
ortaya çıkar (Yavuzer, 1994, s.260).
Tiki olan çocukların genellikler yetenekleri üstünde zorlanan, sürekli kardeş ve
arkadaşlarıyla kıyaslanan, yeterli ilgi ve sevgi içinde büyümeyen, aşağılanıp,
hor görülen çocuklar oldukları dikkati çeker. Bu tür aile ortamlarında, aile
içinde gerginliğin egemen olduğu anne-baba ve çocuklar arasında yeterli bir
duygusal ve toplumsal iletişimin bulunmadığı görülür (Yavuzer, 1994, s.261).
Tiklerin en önemli nedenlerinden biri de taklittir. Çocuğun başka birini sık sık
taklit etmesi sonucu tekrarlama yoluyla kendinde bir tik gelişebilir (Yavuzer,
1994, s.260).
Bu nedenler dışında kalan ve genel olarak tiklerin ortaya çıkmasında rol oynayan
ruhsal etkenlerin başında, erken yaşlarda başlayıp ve sürüp giden korku,
tedirginlik, kaygı, gerginlik vardır. Çocuklarda görülen diğer davranış
bozuklukları gibi tikler de çocuğun duygusal durumu, ana, baba ilişkileriyle
yakından ilgilidir. Yaşadığı çevre kavgalı, tedirgin ve güvensiz olan çocuklarda
başka bir deyişle sürekli olarak çevresiyle çatışma içinde bulunanlarda birden
olan aşırı korku, coşkunluk, yorgunluk, öfke, acı gibi durumlar tik yaratabilir
(Köknel, 1992, s.169).
Tedavisi :
Çocukta tik görüldüğünde bir pedagog ya da ruh hekimine gidilerek bu etkenler
çıkarılabilir. Tiki oluşturan nedenler, ruhsal kökenli ise, çocuklara oyun
terapisi, psikoterapi ve davranış terapisi uygulanır. Ayrıca aileyle danışma da
yapılabilir. Çocukla psikoterapi yapılırken, çocuğun tikine sebep olabilecek
durumlar gözlemlenir ve çocuğun bunların farkına varması sağlanır. Çocuğun
benlik saygısını korumaya çalışarak, gereken psikolojik terapi uygulanır (Yavuzer,
1994, s.262-263).
Hastanın başta ailesi ve okulu olmak üzere yakın çevresinin tikler hakkında
eğitilmesi, tiklerin "inadına" davranışlar olmadığını öğrenmek, çocuklarının
genetik geçişli bir nöropiskyatrik hastalığın etkisiyle böyle davrandığını kabul
etmek aileleri ve öğretmenleri rahatlatarak, beklentilerini olumlu yöne çeker.
Öğretmenleri hastalık hakkında bilgi kazanmaları, çocuğun sınıfta yetersiz
tepkilerle karşılaşılmasını önleyerek sınıftaki durumunu düzeltir (Güleç, 1998,
s.1154).
Tikler dikkat çekildikçe, artış gösterir. Çocuğun tiklerini kontrol etmesi
istenirse, çocuk zorlanabilir ve gerginlik duyabilir. Bu durumda olumsuz etki
yaparak, tiki çoğaltabilir. Tikler genellikle ergenlik çağından önce düzelmeye
başlar. Eğer herhangi bir düzelme olmuyorsa, ailenin çocuğa karşı, olumsuz tavır
takınmaması gerekir. Çocuğun benlik saygısını zedeleyecek davranışta
bulunmaları, çocuğun ruh sağlığı açısından, faydalı olacaktır (Yörükoğlu, 1983,
s.240).
9. DİKKAT EKSİKLİĞİ (HİPERAKTİVİTE) :
Sağlıklı bir çocuğun hareket etmesi kadar tabii bir şey olamaz. Ancak kimi çocuk
vardır ki, bu olağan canlılığın çok ötesinde bir hareketlilik içerir. Bu
özelliklere sahip olan çocuklara hiperaktive çocuklar denir. Bir an bile erinde
duramayan böyle bir çocuğun bir problemi var demektir (Gezer, 1996, s.77).
D.E.H.B.'nin temel özelliği, kalıcı ve sürekli olan dikkat süresinin kısalığı,
engellemeye yönelik denetim eksikliği nedeniyle davranışlarda ya da bilişte
ortaya çıkan ataklılık ve huzursuzluktur. Bunun sonucu olarak çocukta gelişimsel
olarak aşağıdaki üç temel sorun ortaya çıkmaktadır.
1. Kısa dikkat süresi
2. Yetersiz dürtü kontrolü
3. Aşırı hareketlilik.
Bu çocuklar, bireysel katılım gerektiren etkinlikleri sürdüremezler ve bir işi
tamamlamadan diğerine geçme eğilimi ile birlikte düzensiz, denetimsiz, aşırı
hareketlilik gösterirler. Dikkat eksikliği, işleri bitirmeden bırakma ve
görevleri erken terketme şeklinde görülür. Aşırı hareketlilik ise sakin olmayı
gerektiren durumlarda aşırı huzursuz olma şeklindedir ve duruma bağlı olarak
çevrede koşma ve atlama, oturması gerektiğinde oturamayıp kalkma, kıpırdanıp
durma şeklinde olabilir. Bu sorunlar genellikle okul yaşamı boyunca ve hatta
erişkin yaşamda da sürse de genellikle hareketlilik ve dikkatle ilgili yavaş bir
düzelme gösterirler. Sıklıkla pervasız ve karşı çıkma niyetiyle olmasa da
kuralları çiğnediklerinden disiplin sorunları olur. Erişkinlerle ilişkilerinde
sosyal sınırları bilmezler diye çocuklarla ilişkilerinde ise pek sevilmezler ve
yalnız kalırlar. Bilişsel yetmezlik, motor ve dil gelişimine özgü gecikmeler de
sıklıkla görülür (Güleç, 1998, s.1124-1125).
Nedenleri :
Bozukluğun gelişmesinde, temel bir etkiden çok, hazırlayıcı ve ortaya çıkışını
hızlandırıcı etkilerden söz edilebilir. Bozukluğu olan çocukların sıklıkla
parçalanmış ailelerden geldiği, ana-babanın sürekli geçimsizliği ve anne-babada
sürekli bozukluk ile tek ya da ilk çocuk olma oranının kontrollerden daha fazla
olduğu bildirilmektedir. Yetiştirme yurdundaki çocuklarının dikkat sürelerinin
kısa ve aşırı hareketli oldukları gözlenmiş, bunun uzun süre duygusal
yoksunlukla ilişkisi olabileceği ileri sürülmüştür.
Dikkat eksikliği, kızlara oranla, 6-10 kat daha fazla görülür. Yakın akrabalarda
görülme sıklığı oldukça fazladır. Bu ailelerde gelişimsel bozukluklar vardır.
Depresif durumlar, alkol bağımlılığı, davranış bozukluğu ve kişilik bozuklukları
çocuğun yakın çevresinde yaygındır (Öztürk, 1997, s.444).
Tedavi :
D.E.H.B. tedavisinde psiko sosyal e tıbbi girişimleri içeren çok yönlü tedavi
yaklaşımı gerekmektedir. Psiko-sosyal girişimler, aile, okul ve çocuk üzerine
yoğunlaşabilir, aileye yönelik girişimlerde D.E.H.B. ile ilgili bilgilendirme
yapılır, destekleyici gruplar, kitaplar önerilir, amaç, çocuğun ev içi yıkıcı
davranışlarını azaltmak yanında, ebeveynlerin başetme konusunda kendilerine
güvenlerini artırma ve aile içi sorunları azaltmaya da yöneliktir. Aile içi
patolojilerin tanınıp ele alınması da sağlanır (Güleç, 12998, s.1128).
Dikkat eksikliğinin tedavisinde, ilaç da kullanılmaktadır. Hekimin kontrolü
altında Menilfesidat (ricalin) türü ilaçlar verilebilir. Bu ilaçların dikkat
eksikliğine olumlu etkiler yaptığı ispatlanmıştır. Bu ilaçlar 6 yaşından küçük
çocuklara kesinlikle verilmemesi gerekir (Öztürk, 1997, s.445)
10 YALAN SÖYLEME :
Bir hatayı gizlemek amacıyla gerçeğe uygun bir girişimde bulunmaktır. Bu
girişim, sözle olabildiği gibi jest, yazı ve susmayla da olabilir. Sosyal bir
davranış olan yalanın amacı başkalarını yanıltmaktır. Ana-babaların birçoğu,
çocuğun gerçeğe sadık kalmasını çok erken bir dönemde isterler. Oysa 3 yaşı
çocuğunu "inanılmayacak öyküler" uydurması ve taklit oyunlarından hoşlanması
doğaldır. Çocuk, zeki ve hayal gücü geniş olduğu ölçüde bunda başarılı olur.
Öykü uydurmak ve taklit oyunu yalan söylemek değildir ve bunu engelleyici h,iç
bir değişimde bulunulmamalıdır.
Öykü uydurmadan ayrı olarak kanıtlı biçimde gerçeğe sadık kalmama, küçük bir
çocukta doğaldır ve bu tür yalan çocuğun eğlenmeyi sevmesinin birine takılmaktan
hoşlanmasının doğal övünme arzusunun, arkadaşlarından geri kalmama isteğinin ya
da cezalandırma korkusunun bir sonucudur Ayrıca, ana-babanın üzerinde durdukları
bir konu da ilgi çekme ya da ana-babayı taklit etme amaçlarıyla da çocuk bu tür
bir yalana başvurmuş olabilir.
Yaşamın ilk 5yılında çocuğun yalan söylemesi konusunda endişe etmeye gerek
yoktur. Gerçeğe sadık kalma çocukta giderek gelişen bir durumdur. Çocuğun
gerçeğe sadık kalması konusunda ısrar etmek ve çocuğa yalan söylediğini
kanıtlama girişiminde bulunmak yanlıştır. Çocukça açıkça anlaşılan bir yalan
söylediği zaman, endişeyle karşılanmamalıdır. Ancak, çocuk 4 yaşına geldiği
zaman, yalan salt övünmekten öte bir amaçla söylenmişse, düş gücü ürünü ya fa
bir şaka değilse, o zaman annenin çocuğa, eğer doğruyu söylemezse, ona ne zaman
inanabileceğini söylemesi yeterlidir. Sert cezalar suçlanmadan kaçmak için
çocuğun yalan söylemesine yol açar (Illıngworth, R., Illıngworth, C., 1977).
1. Küçük çocukların sözde (pseudo) yalanları :
Çocuk psikologlarına göre, çocuk 7 yaş öncesinde yalan söylemez. Bazı
uzmanlarsa, ilk yalanın 6 yaş dolaylarında görüldüğünü savunurlar.
Çocukların gerçek dış konuşmaları çok sık görülür. Burada hemen "yalan"
damgasını vurmak doğru değildir. Çocukta gerçeklik duygusunun zamana içinde
kazanıldığını unutmamak gerekir.
3-4 yaş çocuklarının sıklıkla söyledikleri yalanlar aslında gerçek anlamda yalan
değildir. Sahte ya da görünürde başka bir deyişle, "sözde" (pseudo) yalanlardır.
Bu tür "sözde" yalan gerçek yalandan farklıdır; Gerçek yalanla yüzeysel
benzerliği çoğunlukla karıştırılmasına neden olur. Eğitimsel yanlışlıklar,
sosyal ve moral anlam verme, kınama, üzüntüyle karşılama, bu tür yalanları
doğurur. Örneğin ; Masada bardağı deviren çocuk, bundan kardeşinin sorumlu
olduğunu söyleyebilir.
Görünürde yalan bazen oyun niteliği taşır. Çocuk, çevresindeki kişiler ya da
kendisiyle ilgili olaylara ince ayrıntılar katarak bunları süsler. Gerçeğe bir
anlamda bağlı kalabildiği gibi, tümüyle başka bir olayı da yaratabilir. Bu tür
uydurmalar 7 yaş öncesi çocuklarda sıklıkla görülür.
Uydurmalar zamanla gelişebilir ve bir öykü gibi tamamlanabilir. Bu hayal gücü
ürünlerinin özelliği, ikinci bir kişinin yaratılmasıdır. Çocuk, çoğunlukla
kendisiyle aynı yaş ve cinsiyette bir kardeş, kuzen, arkadaş yaratır. Çocuk,
duygu ve deneyimlerinin bir bölümünü, sorumluluklarının bazılarını ona aktarır.
Tek çocuk ya da kardeşlerin kendisinden çok büyük olanlar da bu daha sıktır.
Örneğin, 3 yaşında bir erkek çocuğun kendisinden 7 yaş büyük bir kardeşi vardır.
Oyun arkadaşı olmayan bu çocuk, kendisiyle aynı yaşta sembolik bir arkadaş
yaratır. Kendisi bir şey istediğini de bu hayal ürünü arkadaş da ister ve bu
istek çocuk tarafından hemen ailesine bildirilir. Çocuk, bazen arkadaşının anne
ve babasının ona armağan verdiklerini söyler. Aslında bu, kendi anne babasından
istediği bir şeydir. Çocuk, ailesiyle yaptığı bir gezide korktuğu için ata
binmez. Ancak ertesi gün arkadaşının kahramanlık öykülerini ayrıntılarıyla
anlatır. 4 yaşına doğru çocuk artık arkadaşından pek söz etmemeye başlar. Anne
ve babası kendisine arkadaşının ne yaptığını sorduğunda "o trafik kazasında
öldü" yanıtını verir. "sözde" yalanlar, çocuk düşüncesinin kendiliğinden ve
özgün ürünleridir.
Çocuk psikolojik gereksinmeleri nedeniyle gerçek dışı fikir, bilgi ya da
hayallere sığınabilir. Çocuk, kurduğu hayalleri gerçek gibi kabul eder.
2. Alışkanlık Haline Gelen Yalan :
Çocuğun gerçekle gerçek olmayanı ayırt etmesinden sonra, yalanın hala
süregelmesi halinde, yalanın temelinde çevreyle olan olumsuz ilişkiler yatıyor
demektir.
Burada uydurma sözler anlatma, öyküler icad etme ya da kendi yararına bazı
şeyleri reddetme gibi hayali yalandan daha önemli yalanlar söz konusudur. Bu tür
yalan, birtakım bencilce sonuçları elde etme amacıyla, bilerek ya da isteyerek
başkalarını aldatmaktır. Bu anlamdaki yalancılığın "kendini kontrol edememek ve
aşırı bencillik" le yakından bir ilgisi vardır. alışkanlık halinde yalan
söyleyen çocukların kişiliklerinde bu iki özellik vardır. Bu durum, çocukların
eğitiminde onları sosyalleştirme işini gerektiği gibi başarılmadığının
işaretidir. Bir başka deyişle, çocuk başkalarının hak ve çıkarlarını hiç olmasa
kendisindeki kadar değer vermesini öğrenememiştir.
R. Allendy' e göre, yalana neden olan 4 etken: aşağılık duygusu, suçluluk
duygusu saldırganlık ve kıskançlıktır.
Olması gereken eğitimsel koşullarda yetişmiş normal çocuk yalan söylemez.
Eğitimci ve yetişkinlerin kendileri ve çevreleriyle barış içinde olan çocukların
yalana en az başvuranlar olduklarını unutmamaları gerekir.
Bu tür aldatma olan derste kopya çekmekle bencillik arasında sıkı bir bağlantı
vardır. Yine yalancılık, hırsızlık, okuldan kaçma gibi davranış bozukluklarıyla
yakından ilgilidir. Bu tür çocuklar ceza tehlikesinden korunabilmek için
çekinmeden yalana başvurur, olanı, olduğu gibi değil de, büyüklerin istedikleri
gibi göstermekten çekinmezler.
Çocuk, ergenlik dönemine girdiğinde yalanın türü ve içeriği değişir. Genç,
nezaket ve gönül alma gibi nedenlerle özel ve tümüyle bilinçli bir davranışla
yalana başvurur, ki bu tür yalan "sosyal yalan" adını alır.
3.Patolojik Yalan :
Duygulanım bozukluğunun bir belirtisi olarak görülür. Aşağılık duygusu ve güç
sistemi, bazı patolojik yalanların temel nedenini oluştururlar.
Patolojik yalanla çocuk sevinçli ve kaygısız görünür ki, bu kaygısızlık dikkat
çekicidir. Çocuk, okulla ilgilenmez, aile içindeki olaylara kayıtsızdır, sosyal
değişikliklerle yetinir, gerçek arkadaşlığı aramaz. Yaşından aşağı görünür,
davranışları oldukça çocuksudur. Duygusal ve ahlaki bakımdan olgunluğa
ulaşamamıştır. Çocukta yalanın alışılmamış sıklığı, sürekli hırsızlıkların
ortaya çıkışı, alarma geçirilmesi gereken durumlardır.
Patolojik yalanın gerçeğe benzerliği önemli özelliklerindedir. Çocuk, inanılmak
için yalan söyler ve bu amaçla önlemler alır. Yararsızlık da bir başka
özelliktir. Bir kez uydurmak alışkanlık haline geldi mi, hiç bir yarar sağamazsa
bile yinelenir. Bazen de çocuk ilginç olmak için yalan söyler.
Patolojik yalan üzücü, sıkıntı veren bir gerçeğin reddini belirtebilir. Hatta
çatışma objesi hakkında olabilir, örneğin, kardeşi daha fazla ilgi gören bir
çocuk, kardeşinin hasta olduğuna ya a öldüğünü anlatabilir.
Patolojik yalan, duygulanımda bir gerilemenin ifadesidir. Patolojik yalanla
basit yalan arasındaki farklar şunlardır: Olağan yalancılıkta gerçek, bencilce
bir sonuca ulaşmak için bilerek saptırılır. Marazi yalancılıktaysa, birey, hiç
olmazsa görünürde çıkar peşinde değildir. Olmayacak şeyleri anlatmak, olanı
abartmak, hayret verici şeyler söyleyerek, çevresindekilerin şaşkınlığını
uyandırmak kendi içinde bir zevk vermektedir. Şiddetli aşağılık duygusu olanlar,
söyledikleri sistemli yalanlarla bu duyguyu ödünleyip yatıştırmak isterler.
Nedenleri :
Bu alışkanlığın her şeyden önce, çocuğun aile çevresinde ve ailede aldığı
eğitimle bir münasebeti vardır. Bilhassa aile çevresinde çocuğun aşırı bir baskı
altında tutulması isteklerinin gizli kapalı yollardan ve büyüklere sezdirmeden
doyurmak zorunda kalması, yalancılığı kolayca geliştirir. Çocuk, devamlı
yakalanma, azarlanma ve cezalandırılma tehlikesi içinde olduğundan, yalan, onun
tek korunma silahıdır (Enç, 1978, s.177).
Bazen de çocuk kendisine fazla karışılması nedeniyle, yalan söyler. Bu durumda,
hata yetişkindedir. Eğitici, çocuğun dünyasına ait her şeyi öğrenmek ister. Bu
davranış, çocuğa zayıflığıyla alay edilmiş izlenimini verir. Kendince karşılık
vermek için yalandan yararlanır (Yavuzer, 1994, s.269).
Bunlardan başka büyükler hareketleriyle çocuğu yalan teşvik eder ve
alıştırırlar. Bir çok ana-babalar, çocuklarının yapışkanlığından kurtulup,
hareket serbestilerini elde etmek için yalan söylemekten çekinmezler. Sinemaya
ya da ziyarete giderken; dişçiye, doktora gidiyoruz, derler. Bir kaç saat sonra
da gerçeği ağzından kaçırıverirler. Böylece, çocuk hem ona karşı güvenini
kaybeder, hem de işine yarayacağı zaman kendisinin de yalan söyleyebileceğini
öğrenir. Baba ya da annesinin kötü bir teşvik edildiğini görürüz (Enç, 1978,
s.177).
Bunun yanısıra, iyi gelişmemiş ahlak bilinci ve grup içinde statü kaybetme
endişesi bazen çocuğu içinde bulunduğu bazı durumları utanç verici gibi
gösterebilir. Örneğin, ailenin fakirliği, cinsel konular üzerinde bilgi
eksikliği gibi. Çocuk bu dudumda ailesinin geçim sıkıntısı yokmuş gibi tanıtır.
Cinsel konuların kendisi için bir sır olduğunu söyler ( Yavuzer, 1994, s.268).
Tedavisi :
Yalancılık vakalarının ancak, çevresel ilişkileri ele alındığı taktirde yoluna
konulabilir. Tabii önce çocukta yalancılığın gelişmesini kolaylaştıran sebepler
bulmak gerekir. Bunlar, ortaya konduktan sonra da aile ve çevresiyle işbirliği
yapılıp, ona doğruluğun yararları öğretilmelidir. Bunlarla bir arada çocuğun
sosyalleştirilmesine önem verilmelidir. Arkadaşlık, grup, kurul ve kurum gibi
bağlılıkları millet ve memleket, nihayet insanlık sevgi ve bağlılıklarını
öğrenen, bunlara karşı sadakati benlik düşüklüğünün üstünde tutmaya alıştırılan
bir çocukta yalancılıkla birlikte bir çok kusurlar kaybolur (Enç, 1978, s.178).
Yetişkinler çocuğa iyi birer örnek olmalı ve davranışlarında, çocuklarında
görmek istedikleri hatalara yer vermemelidirler (Yavuzer, 1994, s.269).
Babası hesabına yalan söyletilen bir çocuk, babasına aynı silahla mukabele
edince şaşmak yersiz olur. Bir taraftan çocuklarına günlük hayatları için kötü
örnekler veren ana-babanın, diğer taraftan işlerine gelmediği vakit, yalanın
kötülüğü hakkında vaazlar vererek onları doğruluğa alıştırmaya kalkmaları,
etkisiz kalır, Çocuk, belirli davranış şekillerini soyut, törel konferanslarda
öğrenmez, kendine verilen örnekleri taklit yoluyla davranış şeklini tekrarlama
yoluyla besler (Enç, 1978, s.177).
11.HIRSIZLIK - ÇALMA:
Çalma olayı, 5 yaşına kadar bir sorun oluşturmaz. Her çocuk nesnelere sahip
olmanın anlamını ve başkalarına ait olan şeyleri olamayacağını öğrenmelidir.
Bunu öğretmenin en iyi yolu, çocuğun kendisine ait eşyaları almasını sağlamak ve
yeterince büyüyünce kendisine harçlık vermektir (Yavuzer, 1994, s.27).
Çocukta gerçek çalmadan sözdebilmek için, çocuğun en azından 7-8 yaşını geçmiş
olması gerekir.
Hırsızlığa karşı eğilim her vakit kusurlu bir eğitim sonucu çocuklara
aşılanmaktadır. Ne var ki, bu çocuklarda da çalıp çırpma temel hastalık, temel
durum değil, hastalığın dışa vurulmuş bir belirtisidir (Zulliger, 1991,
s.86-87).
Nedenleri :
Yinelenen çalmaların en önemli nedeni, çocuğun doyumsuzluğunda aranmalıdır.
Doyumsuzluk, çok çeşitli durumlarda ortaya çıkabilir. Kısa süreli ya da uzun
süreli olabilir. Yeni bir kardeşin doğumuyla pabucunun dama atıldığını sanan
çocuk, kısa süre için annenin çantasından para aşırabilir. Bu davranış,
kendisini yüzüstü bırakan anneye karşı bir öç almadır. Sevilmeyi ya da
ana-babasının sevgisini yitirdiğini sanan çocuk, çeşitli yollardan bu sevgiyi
geri getirmeye çalışır. Olumsuz biçimde de olsa ilgisini üstüne çekmeye uğraşır
(Yörükoğlu, 1989, s.256).
Çocuk hırsızlıklarının diğer bir çağı da yeni bir heyecan verici tecrübeler
yaşam ya da çevresini atlatarak bir üstünlük ye da hakimiyet duygusu elde etmek
için işlenir. Çocuk ve gençlerde bu isteklerin doyurulması doğal ruhsal bir
ihtiyaçtır ve davranışlarının bir çoğu bu ihtiyaçları doyurmak istikametine
yöneltilmiştir. Bu istekler, organize edilmiş faydalı bir takım eğitsel
faaliyetlerle, beğenilir, kanallara akıtılmadığı taktirde çocuk bunu komşusunun
bahçesinden, meyve-pastacı dükkanından çörek, otellerden havlu ve terlik aşırmak
suretiyle tatmine kalkışır. Bu neviden hırsızlıklar genel olarak grup halinde
işlenir ve çokluk, çalışan eşya ile herhangi bir ihtiyacı kapatmak bahis konusu
değildir.
Çocuk ve gençlerin hırsızlıklarının bir kısmının da ana-baba baskınsına karşı
sembolik bir isyan hareketi diye manalandırmak mümkündür (Enç, 1978, s.172-173).
Tedavisi:
Çocuklara bazı isteklerini kontrol etmeyi öğretmek, bu konuda onlara ciddi bir
biçimde yardım etmek, toplumsal değerler olarak mülkiyet kavramını ve
başkalarının ve başkalarının mülkiyet haklarında saygı oluşturmak, onlara
verilmesi gereken eğitsel bilgilerin başında gelmelidir. Bundan başka, çocuklara
7-8 yaşlarından itibaren, düzenli olarak harçlık verilmesi, eğitimsel planda
önem taşır. Harçlık yaşa, ekonomik olanaklara ve koşullara göre değişir.
Bunun yanısıra, ana-babalar, başkalarının haklarına saygılı bireyler olarak,
çocuklarına iyi örnekler sunmalıdırlar. Ana-babalar sağlıklı örnekler
olmadıkları sürece bu doğrultuda alınacak önlemlerin yararı yoktur.
Ana-babanın kişilik yapılar, tutum ve davranışları da önemlidir. Anne ve babanın
davranışları, dengeli ve tutarlı olmalı, aşırı sevgi ya da katı bir otorite
üzerine kurulmamalıdır. Ana-babalar, çocuklarını özerk davranıştan yoksun
bırakmaktan korumaya özen göstermelidirler. Ana-babanın verdiği ahlaki
özellikler, onun kavrayıcı yeteneklerinin sınırlarını aşmalıdır.
Tedavi yönetimde ana ilke, benliği güçlendirmeye, benliği zayıflatan iç
çatışmaları açığa çıkarmaya dayanır. Böylelikle anti-sosyal davranışlar, yerini
toplumca kabul edilmiş uyumlu davranış b,içimlerine bırakır (Yavuzer, 1994,
s.275-276).
12. SALDIRGANLIK :
Genellikle doğuştan varolduğu kabul edilen bir dürtüdür. Bunun dışında çevrenin
olumsuz tutum veya gereksiz engellenmeler, çocuğa yöneltilen saldırganlıkları,
çocukta saldırganlığın oluşmasına veya saldırganlık dürtüsünün beslenerek
güçlenmesine neden olabilir. Bazen de bu dürtü çocuğun kendi kendine yönelir. O
zamanda çocuğun kendi kendini yaralaması, öfke nöbetleri, saç koparma gibi uyum
bozuklukları ortaya çıkar, başını duvarlara vurma, başını yerlere vurma gibi
eylemler de bu nedenle ortaya çıka. Dışa dönük saldırganlıkta yemekleri dökme,
bebekleri dövme, oyuncakları kırma, kağıtları yırtma, küfür etme, tepinme,
ısırma gibi belirtiler sık görülür (Aydoğmuş, 1993, s.144).
Saldırgan çocuk, ruhsal sorunları nedeniyle, yaşıtları ve genel olarak
çevresiyle uyumlu ilişkiler kuramayan çocuktur. Aşırı geçimsizlik, ilişkileri
gergin ve sürtüşmelidir. Olağana anlaşmazlıkları bile gücüyle çözmeye çalışır.
Öfkesini yenemez, hep kendini haklı çıkarmak eğilimindedir. Cezalardan
etkilenmez veya bir süre etkilenmiş olur. Bu tanıma göre, çocuklar ruhsal
sorunlarını davranışlarına aktarırlar. Saldırganlık cinsel dürtü gibi insanda
varolan bir dürtüdür. İnsanın yaşaması için gereklidir (Yörükoğlu, 1989, s.259).
Nedenleri:
Saldırganlık genellikle toplumsallaşma evrelerinin bozuk geçtiği ve yeterince
sindirilemediği çocuklarda zorlandığı, sert yöntemin hakim olduğu ebeveyn
tutumuna bağlı olarak veya güvensizliğin kompozisyonu için ortaya çıkması
mümkündür. Bunun devamlı kullanılması bir karakter özelliği kazanmasına neden
olur. Ciddi uyum ve davranış bozukluklarında görülen saldırganlık sıklıkla, zeka
geriliğinin veya psikolojik bi reaksiyonun bir semptomu olabilir (Aytuna, 1976,
s.234).
Tedavisi:
Esas olan çocuk büyüdükçe ve geliştikçe saldırganlığı oluşturan gücü,
toplumsallaşmasının kurallarıyla bağdaşır şekilde yararlı uğraş alanlarına
dönüştürülmesi ve çocuğun uyumlu davranışlara yönelmesini sağlamaktır (Aydoğmuş,
1993, s.144).
Spora ve yarışmalara yönelen çocuk ve gençlerde saldırganlık dürtülerinin büyük
ölçüde deşarj olduğunu kabul etmek gerekir (Aytuna, 14976, s.234).